Burak Kıllıoğlu ile “Zorunlu Göç, Mülteciler ve İnsan Hakları” Üzerine Söyleşi

Paylaş

Fuat Karaca: Selamun aleyküm hocam. Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz?

Burak Kıllıoğlu: Aleyküm selam. 1978 yılında Sakarya’da doğdum. Aslen Kahramanmaraşlıyız. 2 sene Sakarya’da kaldıktan sonra 1980 yılında İstanbul’a geldik. 40 yıldır da İstanbul’dayız. Yedi göbek olmasa da 40 yıllık İstanbulluyuz yani. İstanbul’un kadim ilçelerinden Üsküdarlıyız aynı zamanda. Üsküdar ve Kadıköy’ün zıtlığı ve birlikteliği, Türkiye’nin o klasikleşmiş “doğu-batı sentezi”nin küçük bir örneği gibidir. Bir bakıma, Anadolu’da doğup büyüyüp İstanbullu olan insanları çağrıştırır. İstanbul özelinde, küçük çapta bir Türkiye deneyimidir bu.

Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat bölümünden mezunum. Ekonomi Politikası alanında tez aşamasında yarıda kalmış bir yüksek lisansım var. Şu sıralar İç Mimarlık diploması alma arifesindeyim.

Yaklaşık olarak 20 yıldır çalışma hayatındayım. Özel sektörde çeşitli pozisyonlarda çalıştıktan sonra 2011’den itibaren basına geçiş yaptım. 2008’den beri de Milli Gazete’de yazılar yazmaktayım.

Fuat Karaca: AB ülkelerinin Filistin, Suriye vb. Ortadoğu ülkelerinde yaşanan mülteci krizlerindeki rolü nedir?

Burak Kıllıoğlu: AB ülkelerinin söz konusu coğrafyalarda yaşanan mülteci krizlerindeki rolünden bahsetmeden önce, bu coğrafyalarla ilgili birtakım tespitler yapmak gerekir. Adı geçen coğrafyalar, aslına bakılırsa,  Afganistan’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’dan Afrika’nın içlerine kadar olan geniş bir alandaki yaralı coğrafyalardır. İşin çarpıcı tarafı, “Mülteci krizinin fay hattı tam da İslam coğrafyası merkezlidir.” denebilir. Sovyetler’in yıkılıp da Soğuk Savaş’ın bitmesiyle oluşan “düşman” ihtiyacı, ABD liderliğindeki Batı ittifakının İslam’ı “resmi düşman” olarak ilan etmeleri sonucunu doğurdu. 11 Eylül’ün ardından da alenen “Haçlı Seferi” ifadeleri kullanıldı.

Küresel ırkçı emperyalizm, önce 11 Eylül’ü bahane ederek Afganistan’ı, sonra da “kitle imha silahı” yalanıyla (Ki “yalan” olduğunu hem ABD’li hem de İngiliz yetkililer itiraf etti.) Irak’ı işgal etti. Bu işgaller silsilesini Libya, Suriye de takip etti. Bu arada pek çok İslam ülkesi ve Müslüman olmasa bile emperyalizm açısından önemli görülen ülkeler de ya iç karıklığa itildi ya da istikrarsızlaştırıldı.

Ülkelerin işgali, karıştırılması veya iç savaşa sürüklenmesinin neticesi olarak mülteci meselesi ortaya çıktı. Türkiye de Ortadoğu’nun köşe başı noktasında olması hasebiyle bu mülteci meselesini yakından müşahade ediyor. Hem Afrika’dan, Asya’nın içlerinden, hem de Suriye’den, Filistin’den mülteciler ya ülkemize yerleşiyor, ya da topraklarımızı bir “geçiş parkuru” olarak kullanıyor. Yakından müşahade ederek detaylarına vakıf olduğumuz bu sorunun, bir uluslararası hukuk sorunu olmasından daha da önemli yanı “insani” bir sorun olmasıdır.

AB ülkelerinin coğrafyamızdaki mülteci sorunundaki rolü, yüzyıllardan beri süregelen tavrı ve eylemlerine koşut olarak “çifte standart”la örülüdür. Ortadoğu’yu işgal ve iç savaşlarla kan ve gözyaşı diyarına çeviren ülkeler, mülteci sorununda da insani ve hukuki anlamda sağırdırlar. Bu tavırları da tarihsel gerçeklikleri bir kez daha doğrular niteliktedir. Batı medeniyetinin, kendi menfaati icap etmediği durumlarda tabiri caizse “3 maymun”u oynaması vaka-i adiyedendir ne de olsa.

Fuat Karaca: Mülteci krizlerinin AB ülkeleri tarafından bölge ülkelerini yıpratmak için yönlendirildiği söylenebilir mi?

Burak Kıllıoğlu: Yüzyıllardır ortada olan bir gerçek olarak mazlum coğrafyalardaki işgal ve sömürülerin Batılı emperyalist ülkelerin eliyle gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. Batı medeniyetinin, gerek siyasi gerekse de ekonomik politikalarının “sömürü” temelli şekillendiği söylenebilir. Başka ülkelerin ve milletlerin zenginliklerini, kaynaklarını, imkanlarını sömüre sömüre semiren, bu sömürüyü kendince ahlaki ve ideolojik bir temele dahi oturtan emperyalizm, günümüzde metod ve üslubunu değiştirmiş gözükse de özünde aynı sömürgeci hasletlerinin gereğini yapmaktadır. Gerek Ortadoğu, gerekse Afrika’daki mazlum milletlerin hal-i pürmelali bunu kanıtlamaktadır. Batı’nın sömürgeci geçmişi, bugün de menfaati olduğu ülkelere karşı benzer tavırları göstermesi sonucunu doğuruyor. AB’nin, mülteci krizini bölge ülkelerini yıpratmak için yönlendirdiği iddiasına da kayıtsız kalınamaz haliyle.

Fuat Karaca: AB ülkelerinin önde gelenlerinin (Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve İspanya)  ve diğer üyelerinin (örn. Yunanistan) mültecilere karşı tutumu nasıl olmuştur?

Burak Kıllıoğlu: Bu noktada Avrupa’yı yekpare bir bütün olarak değil de, mülteci akınına doğrudan maruz kalanlar ve kendilerince biraz korunaklı durumda olanlar diye düşünmek gerekiyor sanırım. Özellikle kıta Avrupası, Akdeniz ülkelerine kıyasla mülteci sorunuyla bire bir muhatap değil denebilir. İtalya, Yunanistan, İspanya gibi ülkeler ise coğrafi açıdan Avrupa’nın doğal sınırlarında olduğundan mütevellit, bu meseleyi daha doğrudan yaşıyorlar. Böyle olması da, kağıt üzerinde savundukları insan hakları meselesine realitede nasıl yaklaştıklarını da gösteriyor. Trump’ın Meksika sınırında, İsrail’in Batı Şeria’da ördüğü utanç duvarları da Avrupa’nın bakışından farklı olmayan, hem esastan hem de usulden aynı kafanın ürünü icraatlardan sayılabilir.

Avrupa Birliği, siyasal ve ekonomik olarak bir birlik olsa da, henüz daha çok yenidir. Ve birçok meselede ortak bir tavrı yoktur. Tek bir organizmaymış gibi düşünüp hareket ettiği de söylenemez. Mülteci meselesinde de, şayet söz konusu başka bir ülke ise “insaniliği” hatırlayan AB ülkeleri, mülteciler kendi ülkelerinin sınırlarına yığılınca bu tavırdan uzaklaşıyor. Bundan birkaç yıl önce mültecilerin Macaristan topraklarından geçişi esnasında bir kameramanın bir kadına çelme taktığı görüntüler dünya kamuoyunu ayağa kaldırmıştı mesela. Aynı AB, bundan aşağı kalmayan hatta trajedi olarak nitelenebilecek hadiselere karşı 3 maymunu oynadı daha yakın zamanlarda. AB, genel manada, kendi korunaklı bölgesi içinde insan hakları, özgürlük gibi hususlarda tavizsiz görünse bile, mülteci meselesinde gördüğümüz gibi gerçekte bu kavramlardan da kolaylıkla vazgeçebiliyor da. Meseleyi, Avrupalı olan-olmayan ekseninde düşündüklerinden olsa gerek, 3. Dünya ülkesi insanlarını bir türlü kendi seviyelerinde görmüyorlar ki, tarihi arka planı olan en temel kusurlarından birisidir bu.

Fuat Karaca: İnsan Hakları Evrensel Bildirge’sini dikkate aldığını söyleyen Avrupa’nın, söz konusu mülteciler olduğunda bu hakların devre dışıymış gibi davranmasının ideolojik arka planı nedir?

Burak Kıllıoğlu: Yukarıda söylediğimiz gibi Avrupa, Fransız İhtilali’nden bu yana insan hakları, özgürlük, adalet gibi kavramları kutsayıp ön planda tuttuğu iddiasında olsa da, işin içine ulusal veya bölgesel menfaatler girdiğinde bu ilkeleri de işine geldiği esnetme yoluna gider hep. Uluslar arası hukuk da bu bağlamda çokça esnetilen, kendince yorumlanabilen, bir bakıma güçlünün hakkını korumaya endeksli bir hale bürünür. Avrupa, kağıt üzerinde dünya üzerindeki tüm insanların eşit olduğunu ve herkesin hakkının kutsal olduğunu kabul etmiş görünse bile, fiiliyatta buna pek riayet etmez. Kendi şirketlerinin mazlum coğrafyaların kaynaklarını sömürmesini, o coğrafyaların insanlarının karın tokluğuna ve kendi ülkelerinde parya gibi çalıştırılmasını veya o coğrafyaların emperyalizmin çeşitli menfaatleri uğruna tarumar edilmesini “insan hakları” penceresinden bir türlü görmez, göremez.

Bilfiil köle ticaretiyle, sömürülen ülkeler ve insanlar vasıtasıyla sermaye birikimini gerçekleştiren Batı medeniyeti, bu kirli duruma “bilimsel” bir bahane bile bulmuştu zamanında. “Güçlü olan hayatta kalır, büyük balık küçük balığı yutar.” olarak özetlenebilecek olan Sosyal Darwinciliği sömürülerine bir kılıf olarak ortaya koyar. Yaptıkları sömürü değil, alt medeniyetlerin elinde heba olacak olan kaynakların insanlığa kazandırılmasıdır yani. Bu bakış açısı, o zamanki kadar keskin olmayabilir ama bugün de Batı’nın kodlarında mevcuttur denebilir. Batı medeniyeti, bu bencilliği, çıkarcılığı ve hak-hukuk bilmezliğiyle maluldür zaten. Mülteci meselesinde de, her ne kadar dünyaya “modernlik” pazarlasa da, gerçek bir “barbarlık” içindedir.

Fuat Karaca: Mülteciler Avrupa’da göç ettiği ülkelerde genel olarak nasıl bir yaşam sürmektedirler? Mültecilerin Avrupa hayalleri ile gerçekleri birbiriyle uyumlu mudur?

Burak Kıllıoğlu: Mülteci meselesi, gündemimizde önceleri az bir yer kaplarken, giderek önemli bir gündem maddesine dönüştü. Böyle olunca da mülteci meselesine daha derinlemesine bakma şansını bulduk. Gerek ulusal basının gerekse de yabancı medyanın farklı bakış açıları bu meseledeki gözden kaçan detayları da önümüze koydu. Önceleri haber metinlerindeki birkaç sayıdan ibaret olan mültecilerin, aslında bizim gibi insanlar olduğunu kavradık mesela. İnsanların, ailelerini de yanlarına alarak atıldıkları bu meçhul ve tehlikeli yolculukların dehşet verici yanlarını, kıyılara vuran bebek cesetleri gözümüze ve zihnimize zorla soktu. Ege’nin, Akdeniz’in serin ve sert dalgalarını, yaz kış dinlemeden, çoluk çocuk aşmaya çalışan insanların içinde bulundukları çaresizlik, belki de meselenin en vurucu yeridir.  Bu çaresizlik sebebiyle olsa gerek, dilleri, dinleri, kültürleri farklı ve kendilerine hoş bakılmayan ülkelere canları pahasına geçme telaşındalar. İçinde bulundukları çaresizlik, ülkelerin, coğrafyalarının artık “yaşanamaz” halde olması kaynaklıdır. Sanıyorum ki, gittikleri yerdeki en temel beklentileri de “yaşanabilir” olması olsa gerek. Elbette ki, Avrupa’nın lafta “insancıl” gerçekte ise “istemezük” tavrı, akın akın gelen insan seli sonrasında açıktan bir mülteci karşıtlığına evrildi. Irkçılık konusunda mimli olan Avrupa toplumunda hortlar gibi olan bu durum, göç eden mülteciler açısından en önemli tehdit olarak gözükmekte. Mültecilerin Avrupa’da hoşnutsuzlukla ve bazı yerlerde de düşmanlıkla karşılanmasında “düzenimiz bozulur” tarzında bir bakış da mevcut. Tabii, Avrupa’da da mülteci karşıtları kadar vicdan sahibi insanların olduğunu da söylemek gerek.

Fuat Karaca: Ortadoğu’daki savaşlarda çoğunlukla Avrupa Birliği ülkelerinin karşısında konumlanmayan Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nin ekonomik vicdanını diriltmek için mülteci haklarını hatırlatması ne kadar tutarlıdır?

 Burak Kıllıoğlu: Pandemi salgını dünya ve Türkiye gündemini ele geçirmeden önce gündemimizdeki konulardan başlıcalarından birisine dönmüştü mülteciler. Özellikle de Türkiye’nin Avrupa’ya yönelik olarak verdiği “kapıları açarız” mesajı, bir yönüyle AB’ye yönelik ekonomik bir tehdit gibi de takdim edildi. Elbette ki ülkeler arası ilişkilerde çeşitli “kozlar” öne sürülebilir, türlü türlü hamleler yapılabilir. Ancak bu noktada, mültecilerin bir dış politika argümanı olarak kullanılması da sorgulamaya muhtaçtır. Belki Batı medeniyeti için bu normal karşılanabilir, ancak bizim medeniyetimizin temel taşları, prensipleri, umdeleri söz konusuysa insan hayatının böylesi bir pazarlıkta bir “koz” olarak takdimi hoş olmamıştır. AB’nin ikiyüzlülüğüne ve çifte standardına benzer şekilde mukabele etmemiz söz konusu olamaz. Türkiye, mülteci meselesinde AB tarafından yalnız bırakılmıştır, doğru. Ancak dış siyasetteki maharet de muhatabınızın nasıl davranacağını, ne şekilde hareket edeceğini, karakterini vs tahmin edebilmektedir. Avrupa da bizim için kapalı bir kutu değil, aksine yüzyıllardır ikiyüzlülüğünü ve çifte standardını yakinen gözlemlediğimiz bir vakıadır. Dolayısıyla, AB’ye karşı “sizin çıkarınızı ve güvenliğinizi de temin ediyoruz” yaklaşımı, ne AB’nin bize yaklaşımını değiştirir ne de bize bir şey kazandıracaktır.

Fuat Karaca: Avrupa Birliği ülkelerinin Avrupa dışını bir öteki konumunda değerlendirme alışkanlığı mülteciler için de söz konusu mudur?

Burak Kıllıoğlu: Genel manada Batı medeniyetinin dünya algısı bu şekildedir zaten. Yüzyıllar boyunca sürdürdükleri yaklaşımları bugün de sürüyor. Bugün kendilerini “özgür demokrasiler”  olarak tanımlayıp ve merkeze alıp, geri kalan tüm dünyayı “özgürleştirilecekler” olarak görmekteler. Daha önceleri de işgale ve sömürüye gittikleri coğrafyalarda yaşayan insanlar için yeri geldiğinde “insanımsı” tabirini bile kullanmıştı Batı dünyası. Bu yaklaşım, sömürülere ve işgallere bir meşruiyet oluşturma zemini sağladı tabi kendi zihin dünyalarında. Bugün için de dünyayı “gelişmiş ülkeler”, “gelişmekte olan ülkeler”, “az gelişmiş ülkeler” diye kompartımanlara ayırırken de, Avrupa bir “kurtarılmış” bölge hükmündedir. Mülteci akınlarına bakışlarında da , “kurtarılmış” bölgeye yönelik bir sızma korkusu vardır. Avrupa dışındaki yerlerin “yaşanmaz” hale gelmesindeki paylarını görmezden geldiklerinden olsa gerek, diğer tüm yerlerde yaşayanlara karşı bir önyargıları da mevcuttur. İş yine dönüp dolaşıp meselenin insani yönünü es geçmelerine dayanıyor ki, Batı’nın kendinden olmayana bakışının belki de en hastalıklı noktası budur.

Fuat Karaca: İnsan Hakları Bildirge’sinde temel hakların her insan için geçerli olduğu vurgulanırken Avrupa ülkeleri mülteci kabulünde neden seçici ve sınırlayıcı davranmaktadır?

Burak Kıllıoğlu: Avrupa ülkeleri, pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da pragmatik davranıyor. İnsan hayatının işin içinde olduğu bu meseleye bu denli “profesyonel” yaklaşmak kolay olmasa gerek, en azından biz “Doğulu toplumlar” için bu böyle. Avrupa’nın bakış açısında ise “sistem”, “insan”ın önüne geçebiliyor. Kurdukları sistemin bozulmasını istemiyorlar, bu uğurda insan hayatlarının yitip gitmesini de kendi mantıkları çerçevelerinde meşrulaştırıyorlar muhakkak. Dünyanın her köşesine karışma, müdahale etme, yeri geldiğinde uzak coğrafyalardaki insanların hayatlarını alt üst etme hakkını kendinde gören Avrupa, kapısına gelen “mağdur ettikleri” insanların dramına kayıtsız kalmakta bir sakınca görmüyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupalı insan için geçerli ve onun rahatı için “icat edilmiş” çünkü. Diğer insanlara işlemiyor bu kurallar. Mülteci kabulü meselesinde de aynı “profesyonel” ve “pragmatik” tavır sürüyor. “İşime yarayanı alırım, yaramayan kırılsın gitsin.” deniyor. Bu tavır, insanlığın derdiyle dertlenen bir tavır değil ve Avrupa’dan da böyle bir şeyi bekleyen de yoktur zaten.

Fuat Karaca: Mülteci krizinin Avrupa’da aşırı sağın yükselişinde etkili olması bizi İnsan Hakları Bildirgesi’nin, Avrupa Halkları tarafından, kendileri dışındakiler için geçerli olmadığını düşündükleri sonucuna götürür mü?

Burak Kıllıoğlu: Başta da söylediğimiz gibi, Avrupa kafa yapısı dünyayı “Avrupa” ve “diğerleri” olarak kategorize etmiş zaten. Aslına bakılırsa, Avrupa kendisini hala dünyanın merkezi görür ve ABD’nin keşfi ve daha sonra dünyanın başına “süper güç” olarak bela olmasından sonra bile kendilerini “eski kıta” olarak yine aynı bir yere konumlandırırlar. Sanki kıtaların oluşumunda eski-yeni oluşumu varmış gibi… Bizler, Avrupa ile yaklaşık 1000 yıldır bir ilişki içindeyiz. Onların çifte standardını da 1000 yıldır yaşıyoruz. Avrupa, işine gelmeyen meselelerde evrensel hukuku da, insan hakları gibi sözüm ona evrensel değerleri de rafa kaldırmasını her fırsatta iyi bilmiştir. Müsebbiplerinden olduğu Suriye meselesinin neden olduğu mülteci dramına yaklaşımı “Mültecileri bizim sınırımızdan uzak tutun, parası neyse verelim.” olan Avrupa’dan bahsediyoruz aslında. Bu yaklaşımdan bir “evrensel insan hakları” olgusu çıkar mı, kuşkuluyum.

Mesela, mülteci “meselesi” henüz “drama” dönmemişken, her sene belli miktarda göçmen kabul eden bazı ülkelerdeki değişim de dikkat çekici. Mesela İsveç buna örnek olabilir. Her sene belli miktarda göçmeni alıp, dil öğreten ve toplumuna entegre eden bu ülkede, yakın zamandaki bir araştırmaya halkın beşte biri Müslüman veya Ortadoğu kökenli komşudan rahatsızlık duyacağını belirtmiş.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, her ne kadar “insan hakları”, “evrensel değerler” vs gibi kavramlarla cilalanmaya çalışılsa da, Avrupa zihin yapısının gerçek kodlarının arada uç vermesidir aslında. Meseleye radikal birtakım gelişmeler nazarından değil de belki de böyle bakmak gerek.

Fuat Karaca: Mültecilerin Avrupa’ya geçiş esnasında bazı sınırlarda karşılaştıkları insanlık dışı müdahalelerin (Macaristan, Yunanistan sınırları vb.) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile bağdaşmayan yönleri nelerdir?

Burak Kıllıoğlu: Bağdaşmayan yönlerinden ziyade İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile bağdaşan bir yönü var mı, ona bakmak lazım sanki. Macaristan’da, çocuklarıyla birlikte kaçışan çaresiz insanlara karşı adeta bir meydan savaşı manzaralarına tanık olmuştuk. Yunan sınırında da benzer barbarlığa şahit olduk. Çoluk çocuk, kadın ayırt etmeden, gaz bombalarıyla, bazen gerçek mermilerle mukabele edildi. Aslında bu denli şiddetli olmasa da İtalya’nın Akdeniz’i aşıp da gelen mülteci teknelerine yaklaşımı da aynı ölçüde vahşicedir. “Sınırlarımızı, gözümüzü, kulağımızı ve vicdanlarımızı kaparsak, mülteci meselesi de kalmaz.” yaklaşımıdır bu. Mülteci meselesinin gerçek çözümü, bu insanların başka ülkelere kaçması, oralara kabul edilmesi değil, kendi ülkelerinde insan gibi yaşamalarıdır. Ancak bu uğurda ve bu niyetle hareket eden bir ülke var mıdır dersek, o da ufukta görünmüyor.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir