Bulutlarda Bir Ev

Paylaş

 

Film Türkçe’ye “Bulutlarda Bir Ev” olarak Farsçasından aynen çevrilmiş. Senaristliğini ve yönetmenliğini Seyyid Celal Dehgani Eskezeri’ nin yaptığı 2014 yapımı filmin başrolünü, Hidayet Haşimi ve Hamid Kumeyli paylaşıyor.

Filmin görüntü kalitesi oldukça iyi, müziği ise sahnenin duygusunu yansıtma açısından iyi seçilmiş. Bulutlarda Bir Ev adlı film 32. Facr Film Festivali’nde 2 Simorg Ödülü adayı oldu. Ayrıca başarılı senaryo bölümünde fahri diploma aldı. 5. Ammar Halk Film Festivali’nde de Uzun Hikâye bölümünden Fanus Ödülü kazandı.

Film, İran’da 1980’li yıllarda, yani İran-Irak savaşının başladığı yıllarda geçiyor. Yalnızca dönemi yansıtma amacı güdülmeyip psikolojik tahliller ön planda tutulduğu için dönem hakkındaki kanaatlere yalnız ufak ipuçlarından varılabiliyor. Savaşın halkı nasıl etkilediğini, insanların bu durumlarda nasıl davrandığını bazı kesitlerden çıkarabiliyoruz. Diyalog üzerine kurulmuş bir film değil. Basit konuşmalar geçiyor. Mesaj verilirken kelimelerin gücünden ziyade mimiklerin etkileyiciliği ön planda. Oyuncuların başarısıyla bu sağlanabilmiş diye düşünüyorum. Yoğun bir olay örgüsüne sahip değil. Klasik İran filmlerindeki gibi hayattan bir kesit yansıtıyor bize. Öncesini ve sonrasını değil yalnızca o anı sunuyor.

Film 80’li yıllarda geçiyor dedik. Savaş zamanında halk tabanında seferberlik söz konusu. Gönüllü askere gidenler, maddi olarak cepheye yardımda bulunanlar var. Savaş olan yerlerde halkta maddi ve manevi bazı zaafların olması kaçınılmaz bir durum. Savaş, insanları her anlamda yıpratan verilmesi zor bir imtihan. Bu yüzden şikâyetçi olanlar olduğu gibi sabırla atlatmaya çalışanlar da var. Bir de filmimizin kahramanları gibi durumdan istifade edip kendi çıkarları peşine düşenler…

Emir ve Mesut kılık değiştirerek asker ailelerinin evlerini gezen iki arkadaş. Ailelerden, oğullarına/eşlerine harçlık ulaştıracaklarını söyleyerek para istiyorlar. Filmde bazı noktalardan anladığımız kadarıyla onları bunu yapmaya iten maddi zorluklar içindeler. Aslında çok zor olmayan bu yolculukta sürekli çekişme halinde ilerliyorlar, anlaşmazlıklar yaşıyorlar. Emir ne kadar kendilerini haklı çıkarmaya çalışsa da Mesut’un içini kemiren hislerini göz ardı edemiyorlar. Karşılaştıkları en büyük engel ise sürekli rahatsız eden vicdanları.  Emir sürekli kendi durumlarının kötülüğünü ve bundan kurtulmanın tek yolunun yaptıkları olduğunu hatırlatarak kendilerine haklılık payı ararken Mesut ise vicdanının sesini dinleyerek daha fazla hata yapmamak için sürekli Emir’i frenliyor. Her seferinde Mesut’u ikna etme çabaları sonuçsuz kalıyor.  Aralarında geçen kavgalara rağmen birbirlerine olan bağlılıkları dikkatlerden kaçmıyor.

Bu noktada Emir ve Mesut iki zıt karakter olarak sanki insan içindeki hayra ve şerre olan eğilimi sembolize ediyor. Bu kadar zıt olmalarına rağmen birbirlerine olan bağlılıkları ise insanın bu karşıt eğilimleri bir bedende barındırdığını ve bunun dünyadaki imtihan için kaçınılmaz bir gerçek olduğunu hatırlatıyor bize. Karşılaştıkları her durumda yaşadıkları çatışma, insanın içindeki çatışmaların dışa yansıması gibi. Darb-ı mesel olmuş şu söz geliyor aklıma: “Vicdan yalan söylemeyen bir muhbir-i sadıktır.” Ne zaman vicdanlarını dinleseler maddi hedeflerinden uzaklaşsalar da manevi olarak rahatlığa kavuşuyorlar.

Bu bir buçuk saatin içine birçok duygu sığdırılmış. Suçluluk duygusu mesela; yaptıkları şeyin yanlışlığının farkındalar bu yüzden sürekli diken üstünde ilerliyorlar. Her bakış onları ifşa ediyor sanki. Yüzlerine bakan onların yalan söylediğini anlayacakmış gibi. Bundan kaynaklanan korkuları ise bazen onları komik duruma bile düşürüyor.

Cömertlik en saf ve masum haliyle, çocuklar aracılığıyla işlenmiş. İki kardeş, babalarına göndermek için evde para olmadığını öğrenince hiç düşünmeden kumbaralarını kırıp paralarını teslim ediyorlar.  Bir diğeri babasının cepheden getirdiği alınlıkları, Emir ve Mesut’un alınlıklarının kaybolduğunu öğrenince: “Sizde kalsın. Cepheye gidince babama verin tekrar geri getirsin.” diyerek veriyor. Çocukların bu davranışları her seferinde Emir ve Mesut’un yüzüne bir tokat gibi iniyor. Pişmanlıkları yüzlerine yansısa da vazgeçmek o kadar kolay olmuyor.

Her kapı açıldığında aslında farklı bir dünya aralanıyor. Her evde ayrı bir hikâye, ayrı bir acı karşılıyor onları, ama bu iki yakın arkadaşı, son çaldıkları kapının ardında zorlu bir vicdan muhasebesi bekliyor. Evde onları bekleyen imtihanların ilki cephe için verilen adak paralarının yerini öğrenince başlıyor. Alıp almamak arasında gidip geliyorlar. Asıl zor olan imtihanları ise şehadet haberini verme görevi bunlara düşünce başlıyor. Şehadet, şehit için mükâfat iken geride kalanlar için imtihan vesilesi haline geliyor. Belki de Mesut’un sürekli:  “İçimde bir his var” dediği işte bu imtihanlardı.

Filmin ismine dikkat çekecek olursak, hırsızlık için girdikleri bu evde yaşadıkları iç çekişmeler ve kavgalar onlar için adeta bir dönüm noktası oldu. Bunun kerameti evde midir yoksa bizimkilerde mi takdir size kalmış. Ayrıca filmde değinilen şehadet konusuna binaen bu ismin verilmiş olabileceği kanaatindeyim. Yani evden bir şehit olması sebebiyle ev böyle nitelenmiş olabilir.

Mesut’un eve girerken bulduğu huzur nereden kaynaklanıyor? Neden filmin adını “Bulutlarda Bir Ev” koymuşlar? Emir ve Mesut evden kazançlı mı ayrılıyorlar? Bu soruların cevapları filmde saklı. Herkes kendi payına düşeni görüyor, herkes kendi görebildiğine göre cevaplıyor bu soruları. Benim köşemden görebildiklerim bu satırlar oldu. Bu sorulara kendi cevaplarınızı bulmanız için izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir