Bir Kültür Mozaiği: ENDÜLÜS

Paylaş

"Doğu ile Batı medeniyetlerinin buluştuğu Akdeniz coğrafyasında; İslam, Afrika ve Avrupa dünyalarının batısında 780 yıllık özel bir tarih bulunmaktadır. Bu, İslam ve Avrupa’nın bir parçası olarak gelişip büyüyen ve medeniyet tarihine yaptığı katkılarla ebedileşen Endülüs’tür. (Lütfi Şeyban) "

Bu yazıda Endülüs (711-1492)'ün kültürel çeşitliliğini, kavramsal çerçeve, Endülüs'ün kısa siyasi tarihi ve kültürel mozaik şeklinde üç bölümde değerlendirileceğiz. Kavramsal çerçeve bölümünde tanımlarla birlikte yazının genel çerçevesine de değineceğiz. Endülüs'ün kısa siyasi tarihi bölümünde ise Endülüs'te kurulan devletlerin ve beyliklerin siyasi tarihini özet bir şekilde aktardıktan sonra kültürel mozaik bölümünde Endülüs' ün kozmopolit yapısını inceleyerek yazımızı bitireceğiz.

  1. Kavramsal Çerçeve

Kültür, toplumların kendilerine özgü olan ve gelecek nesillere aktardıkları maddi veya manevi her şeydir. İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Bir toplumun tarih tecrübesini anlayabilmek o toplumun kültürünü anlayabilmekten geçer. Mozaik ise türlü renklerde ve küçük küp biçiminde mermer, taş ya da pişmiş toprak parçalarının yan yana getirilip yapıştırılması yoluyla yapılan resim ya da süsleme sanatına denir. Başlıkta kullandığımız kültür mozaiği tamlaması farklı düşüncelerden, dinden ve etnik kökenden oluşan bir toplumun şekillendirdiği kültür anlamında kullanılmıştır. Bu tamlama aslında yazının özeti mahiyetinde değerlendirilebilir. Çünkü yazıda da ele almaya çalışacağımız müslümanların İber Yarımadası tecrübesinin bir sonucu olan Endülüs'ün kozmopolit yapısı, farklılıklara tahammülün numune-i imtisâli olarak anlatılagelmiştir.

 Kozmopolitanizm, Eski Yunanca’da “evren” ya da “dünya” anlamına gelen kosmos ile “yurttaş” anlamındaki polites’ten türetilmiş bir terimdir ve “dünya yurttaşlığı” veya "evren yurttaşlığı" anlamlarına gelir. Kozmopolitanizm birliği ve çeşitliliği içerir. Etik ve kültürel bir tutum olarak kozmopolitanizm insanlığın birliğini, farklılıkların hoş görülmesini, tüm insanların aynı ahlak topluluğunun parçası olduğunu, bireysel kimliğin oluşumuna farklı kültürlerin kaynaklık etmesini ve insanların birlikte yaşama eğilimini kapsar. Endülüs tecrübesi her ne kadar farklı kültürlerin bir arada barışçıl bir şekilde yaşadığı bir dönem olarak değerlendirilse de ilahi vahyin de söz sahibi olduğu bir kozmopolitizmdir. 

 Endülüs, Müslümanlar'ın Güney Batı Avrupa'yı fethinden sonra bu topraklar için kullandıkları coğrafi bir isimdir. İlk defa İslam fethinden sonra 716 yılında basılmış bir sikke üzerinde görülmüş olan Endelüs adı, beşinci yüzyılda İspanya'nın güneyinde kısa süre yerleşmiş olan Vandallar'ın (Vandalus) adından yani, Vandallar'ın yurdu anlamına gelen Vandalucia'dan türemiştir. İberya Yarımadası'nda Müslümanların fethettikleri bütün topraklar (bugünkü İspanya, Portekiz ve Güney Fransa), "Müslüman İspanya" kastedilerek Endelüs adıyla anılırken, Hıristiyanların etkili olarak 1085 yılında başladıkları Reconquista (Endülüs'ü Müslümanlardan geri alma hareketi) ile birlikte toprak kaybı hızlandıktan sonra sadece İslam hakimiyetindeki yerler bu isimle anılır olmuştur.

  1. Endülüs'ün Kısa Siyasi Tarih  

a-)Valiler Dönemi (714-756)

Başkenti Şam'da bulunan Emevi Devleti daha İslamiyetin ilk yüzyılı olan 7. yüzyılda Kuzey Afrika'nın tümünü eline geçirmişti. 8. yüzyılın başında Emevi Devleti'nin Kuzey Afrika'daki valisi olan Musa Bin Nusayr, Emevi Halifesi Velid Bin Abdülmelik'in desteğiyle bir Berberi kumandan olan Tarık bin Ziyad'ı Cebelitarık Boğazı'nı geçerek İber Yarımadası'na gönderdi. O zamanlar İber Yarımadası Germen asıllı bir ulus olan Vizigotların elindeydi ve başkentleri Toledo kentinde bulunuyordu. Tarık Bin Ziyad Vizigot kralı Rodrigo'yu ağır bir yenilgiye uğrattı. Vizigot krallığı parçalandı ve bütün İber yarımadası kısa bir süre içinde Müslümanların kontrolüne geçti.

Bölge 750 yılına kadar Endülüs Emevilerin gönderdiği valiler tarafından yönetildi. 750 yılında Abbasiler Bağdat'ta halifeliklerini ilan ettiler ve Emevi hanedanından Abdurrahman bin Muaviye, Endülüs'e kaçarak kendisini Emevi emiri ilan etti ve Kurtuba (Córdoba) kentini kendine başkent yaptı.

b-) Endülüs Emevileri Dönemi (756-1031)

Bu dönem Endülüs'ün en parlak dönemi olarak bilinir. Kurtuba şehri, Bağdat ve Kahire'den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi haline geldi. Bu dönemde günümüz Avrupa bilim ve sanatının bazı temelleri Endülüs'te atıldı. Yine o dönemde Avrupa'nın genelinde sadece Papazlar ve liderler okuma yazma bilirken Endülüs'te ise halkın neredeyse tamamı okuma yazma biliyordu. Şehircilik ve şehir kültürü döneminin çok önüne geçmiştir. Kültürel farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir çağdır. Endülüs'lerin egemenliği altındaki topraklarda Sefarad Yahudileri bugün İspanya’daki Yahudi kültürünün altın çağı olarak adlandırılan altın çağlarını yaşamışlardır.

Derken 10. yüzyıl başlarında Abbasilerin gücü azalmaya başladı. Mısır'daki Fatımiler de kendilerini halife ilan ettiler. Böylece İslam dininin önderliği bölünmüş oldu. Bu ortamda Endülüs Emiri III. Abdurrahman 16 Ocak 929 tarihinde kendisini halife ilan etti. Endülüs Emevilerinin başarıları 11. yüzyıl başlarına kadar devam etti.

c-) Mülukü't-Tavaif (Beylikler) Dönemi (1031-1090)

Endülüs Emevi Devleti'nin son halifesi olan III. Hişam 1031 yılında öldüğünde Endülüs toprakları çok sayıda bağımsız devletçiklere bölündü. Bu devletçikler hem kendi aralarında çarpışmaya başladılar, hem de İspanya'nın Hristiyan devletçiklerinin de saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Bazı beylik devletleri para karşılığı Hıristiyan şövalyeleri de ordularında kullandılar. Örneğin El Cid (Arapça'daki El-Seyid adından gelir) adıyla tanınan Rodrigo Díaz de Vivar bunların en ünlüleri arasında yer alır. Bu karmaşık durum Reconquista'yı hızlandırdı ve İspanya'da İslam'ın yayılışını durdurmaya başladı.

d-) Murabıtlar Dönemi (1090-1147)

Aslen Kuzey Afrika kökenli bir hanedan olan Murabıtlar, Endülüs Emevilerinin parçalanmasını izleyen karışıklık döneminde, düzenli bir askeri güce sahip olmalarının da verdiği avantajla kısa sürede İber Yarımadası'nın Müslüman bölgelerinin neredeyse tamamını ele geçirdiler. 1090 ve 1147 yılları arasında bugünkü İspanya'nın büyük bölümü ve Kuzey Afrika'daki bazı toprakları denetimleri altında tutarak güçlü bir devlet düzeni teşkil ettiler. İlk başlarda güçlerini korusalar da sonraları Hristiyan İber halklarının saldırıları ve Kuzey Afrikalı diğer toplulukların çıkarttığı ayaklanmalar yüzünden güçleri gün geçtikçe tükenen Murabıtlar, kendileri gibi Kuzey Afrika kökenli bir halk olan Muvahhidlerin yönetimi ele geçirmesi sonucu onların egemenliği altına girerek siyasi egemenliklerini kaybettiler.

e-) Muvahhidler Dönemi (1147-1238)

Muvahhidler gene Kuzey Afrika kökenli bir Müslüman hanedan olup Murabıtlar Devletini yıkarak onların yerine geçtiler. 1146 ve 1248 yılları arasında bugünkü İspanya topraklarının bir kısmının yanı sıra Kuzey Afrikadaki bazı toprakları da denetimi altında tuttular. Hıristiyan saldırıları ve bazı iç karışıklıklar sonucu 1248'de yıkıldılar. İber Yarımadası üzerinde hüküm sürmüş son büyük devlettir. Bu devletin yıkılışının ardından egemenliğindeki topraklarda bağımsız emirliklerden başka bir şey kalmamıştır.

f-) Gırnata (Granada) Sultanlığı (1232-1492)

Hıristiyan krallıklarının süratli bir şekilde gerçekleştirdiği istilâ hamlesinden sadece Muhammed b. Yûsuf (Gālib-Billâh) tarafından Gırnata’da kurulan ve Endülüs’ün güneydoğusundaki İlbîre’den Ronda’ya kadar uzanan dar sahil şeridi üzerinde hüküm süren Nasrîler (Benî Ahmer) kurtulabildi. Son derece güç şartlara rağmen iki buçuk asrı aşkın bir süre tarih sahnesinde kalmayı başaran bu devlet, hem Endülüs’te İslâm hâkimiyetinin son temsilcisi olması, hem de Elhamra Sarayı gibi İslâm mimarisinin en güzel örneklerini verdiği bir dönemi temsil etmesi açısından tarihte seçkin bir yere sahiptir. 1492'de Beni Ahmer Devletinin yıkılışı ile İspanyadaki 781 senelik İslam egemenliği sona erdi.

g-) Müdeccenler ve Moriskolar (1492 - 1610)

Bu dönemde müslümanlar zorla hristiyanlaştırılmaya çalışıldı. Müslümanlar baskılardan dolayı kimliğini gizlemeye başladı. Moriskolar (İspanyol kökenli müslümanlar) ise ya hıristiyan oldular ya da hıristiyan olmuş gibi yaptılar. İspanya kralı III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri İspanya'dan sürdü. Bütün cami, kümbet, medrese ve eşsiz yapıları yıktı, müslümanları kadın, çocuk farketmeksizin katlederek İspanya dışına göç etmeye zorladı. 300.000 kadar Müdeccen vatanlarını terkettiler. Böylece Müslümaların İspanya'daki izi büyük oranda silinmiş oldu.

  1. Kültür Mozaiği

Endülüs, Medine’den Şam’a doğru gelişen İslamî coğrafya ve kültürün bir parçası olarak tarihte var olmuştur. Farklı ırk, dil ve dine sahip çeşitli milletlerden meydana gelen Endülüs toplumunda asırlar içerisinde ortaya çıkan Endülüs medeniyeti, varlığını Doğu İslam medeniyeti ile İber Yarımadası’nda mevcut olan Suev, Vandal, Roma, Vizigot ve Hristiyan geleneği ve kültürel mirası üzerine bina etmiştir.

İspanya’nın Endülüs olmasıyla başlayan süreçte İber Yarımadası büyük bir tarihî dönüşüm yaşamıştır. Orada Müslümanlar yerli Hristiyan ve Yahudiler ile çok yönlü ilişki ve etkileşim içine girmişlerdir. Endülüs medeniyeti, Ortaçağlar boyunca hem Doğu İslam dünyasını hem de Hristiyan Avrupa dünyasını geride bırakmış, ilâve olarak Yeniçağ’da Avrupa uygarlığının doğuşunda büyük etkisi olmuştur. Ayrıca, bu medeniyetin bazı âlimler vasıtasıyla aynı çağlarda Selçuklu Türklerine, daha sonraki çağlarda ise Osmanlı Türklerine etkileri de söz konusudur.

        Endülüs toplumunun en bâriz vasıflarından birisi, şüphesiz Araplar, Berberîler, Mevâlî, Müvelledler, Mozaraplar (Hıristiyan ve Yahudiler) gibi çok farklı toplumsal ve dinî unsurları bünyesinde barındırıyor olmasıydı. Yani, İspanya ve Portekiz’de birlikte yaşama yüzyıllar boyunca kural olmuştur. Bu convivencia (birarada yaşama kültürü) özelliği sebebiyle, toplumda ilk dönemlerde toplumsal ve siyasî karışıklıklar meydana gelmişse de, onuncu yüzyıl ile birlikte sağlanan uzun süreli siyasî istikrar, ekonomik gelişme ve hepsinden önemlisi iç kargaşanın asıl müsebbibi sayılan asabiye ile yapılan başarılı mücâdele sayesinde, bir Endülüslülük ruhu ve Endülüslüler toplumu bilinci teşekkül etmeye başlamıştır. Özellikle Murâbıtlar ve Muvahhidler dönemlerinde bu bilinç daha da pekişmiştir. İslam tabiat ve bilim felsefesi her zaman nesnelerin niteliklerini fizik boyutundan, sayılarından ya da faydalarından üstün tutan hiyerarşik bir kosmoz görüntüsü aramıştır. Yaygın olarak bilinenin aksine Rönesans, XVI. yüzyılda İtalya’da değil yüzyıllar önce Kurtuba’da başlamıştır. Hayatın anlam ve gaye taşıdığı uyumlu bir dünyada, nesnelerin anlamını ve Tanrı ile olan ilişkilerini yansıtan irfan gene buradan yayılmıştır.

         Astronomi de öğretilirdi burada. Böylece, hem Allah’a yönelişlerini âlemin büyük ritimleriyle ayarlayan müminlerin, hem de çöllerde ve denizlerde yolunu bulmak için yıldızlardan başka kılavuzları olmayan göçebelerle denizcilerin ihtiyaçları karşılanırdı. Burada öğretilen tıp, ruhla bedeni bir bütün olarak ele alırdı. İnsana, parçaları onarılacak bir makine gibi değil, Yaratan’ın yüceliğini yansıtan bir varlık olarak davranılırdı.Burada öğretilen matematik, yalnızca nesnelerin arasındaki ilişkiyi açıklayan bir bilim değil, aynı zamanda Allah’ın bize bu dünyanın ötesinde bir güzelliğin ideal şekillerini göstermek için kullandığı bir dil olarak ele alınırdı. Müslümanların Batı bilimsel düşüncesinin oluşumunda oynadıkları rol, yaklaşık bütün bilim dallarında açıkça görülmektedir. Tıp, fen, kimya, astronomi, matematik, tabiat tarihi ve tarım bu bilimlerin başında gelir. 

Endülüs'te var olan ve gelişen bazı ilim ve sanat dalları şunlardır;

a-) Fıkıh

Gerek fetih esnasında gerekse fetihten hemen sonra Endülüs’e gelen Araplar çoğunlukla Suriye asıllı olduklarından ve o dönemde Abdurrahman b. Amr el-Evzâî bu bölgenin fıkıh imamı kabul edildiğinden başlangıçta Endülüs’te de bu imamın fıkhî görüşleri (Evzâîlik) benimsendi. Ancak Endülüs Emevî Devleti’nin kuruluşundan sonra Doğu’ya gönderilen Îsâ b. Dînâr, Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî ve Utbî gibi talebelerin Medine’deki İmam Mâlik’i tercih etmeleri ve onun görüşlerinin yayılması için sarfettikleri çabalar sonunda Mâlikîlik I. Hişâm döneminden itibaren Evzâîliğin yerini alarak Endülüs’ün resmî mezhebi haline geldi. Bundan sonra bu mezhebe sıkı sıkıya bağlı birçok fukaha yetişti. Tabakat kitaplarındaki bilgilerden anlaşıldığına göre fıkıh tahsilinde daha çok İmam Mâlik’in el-Muvattaʾının ezberlenip anlaşılmasına önem veriliyordu. Endülüslü fukaha arasında sırf el-Muvattaʾı ezberlemek ya da buna şerhler yazmakla yetinenler olduğu gibi mezhepte müctehid, fetva ehli ve gerek usul gerekse fürûda önemli eserler telif eden şahsiyetler de bulunmaktadır. Utbî el-Utbiyye, Ebü’l-Velîd el-Bâcî İhkâmü’l-fusûl fî ahkâmi’l-uṣûl ve el-İşârât fî usûli’l-fıkh, Ebü’l-Velîd İbn Rüşd el-Mukaddimât, el-Beyân ve’t-tahsîl adlı eserleriyle Mâlikî fakihlerinin en önde gelenleri arasında yer almışlardır.

Mâlikî fukahasınca hoş karşılanmamakla birlikte Endülüs’te öteki fıkhî mezheplere, özellikle Şâfiî ve Zâhirî mezheplerine bağlı çok az sayıda âlim de yetişmiştir. Kasım b. Muhammed b. Seyyâr, Baki b. Mahled, Osman b. Vekîl, Eslem b. Abdülazîz ve Halef b. Abdullah Şâfiî mezhebine mensup ulemâdan bazılarıdır. Zâhirî mezhebinin Endülüs’teki ilk temsilcileri Abdullah b. Muhammed b. Hilâl ile Münzir b. Saîd el-Bellûtî’dir. Münzir b. Saîd, Mâlikî fukahasına hâkim olan taklit anlayışına karşı ictihadı savunuyor ve Dâvûd ez-Zâhirî’nin görüşlerine yakınlık duyuyordu. Zâhirîliğin en hararetli savunucusu hiç şüphesiz ünlü bilgin İbn Hazm idi; öyle ki bu mezhep Endülüs’te Dâvûd ez-Zâhirî’den çok İbn Hazm’a nisbet edilmektedir.

b-) Kelâm

Endülüs’te en az gelişme gösteren İslâmî ilim kelâm olmuştur. Bunun sebebi, Doğu’da ortaya çıkan kelâmî meseleler ve bu meseleler etrafında gelişen tartışmaları asla müsamaha ile karşılamayan Mâlikî mezhebinin Endülüs’te sağladığı mutlak hâkimiyettir. Bununla beraber tahsillerini Doğu’da yapan bazı talebeler vasıtasıyla bir kısım Mu'tezilî fikirlerin, bu arada Bâkıllânî, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî ve Gazzâlî’nin kelâma dair eserlerinin Endülüs’e sızması mümkün olabilmiştir. Öte yandan meşhur âlim İbn Hazm da el-Faṣl adlı eserinde Allah, irade hürriyeti, kaza-kader, iman, âhiret hayatı, imâmet vb. kelâmî konuları ele almış ve bunlarla ilgili görüşlerinden dolayı Mu‘tezile, Mürcie ve Şîa’yı şiddetli bir tenkide tâbi tutmuştur.

c-) Tasavvuf

1. yüzyılın sonlarından itibaren baş gösteren siyasî parçalanma ve beraberinde getirdiği sosyal çalkantıların da tesiriyle Meriye’de İbnü’l-Arîf, İşbîliye’de İbn Berrecân, Şilb’de Ebü’l-Kâsım İbn Kasî gibi kişilerin etrafında toplanan grupların birer sûfî grup oldukları konusunda şüphe yoktur. Tasavvuf sahasında Endülüs’te yetişen en önemli isim, başta el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsü’l-hikem olmak üzere çok sayıda eser telif eden ve bu eserlerde savunduğu vahdet-i vücûd nazariyesiyle hem İslâm hem de hıristiyan âleminde derin yankılar uyandıran İbnü’l-Arabî’dir. Öğrencilerinden İbn Seb'în ile onun tesiri altında kalan Şerhu Kitâbi’l-Hikem adlı eserin sahibi İbn Abbâd er-Rundî de öteki ünlü sûfîlerdir.

d-) Felsefe ve Mantık

Endülüs’te IX. yüzyıldan itibaren bazı felsefî gruplar teşekkül etmeye başladı. Bunların ilk temsilcisi, Bâtınîliğin ve bilhassa Empedokles’in tesirinde kalan İbn Meserre’dir. Onun kendisinden sonra birçok kimseyi etkileyen fikirleri, XII. yüzyılda aynı zamanda bir mutasavvıf olan İbnü’l-Arîf tarafından sistemleştirildi. İbn Hazm el-Fasl’ında İslâm akaidine muhalif felsefe akımlarını Zâhirîlik çerçevesinde sert biçimde tenkit etmiştir. İbn Hazm’ın çağdaşı yahudi İbn Cebirol de (Gabirol) Yenbûʿu’l-hayât adlı eserinde meleklerin maddî beden ve şekillerinin bulunduğunu iddia ediyor, felsefî düşünceyle gerçeğe ulaşılabileceğini savunuyordu. XII. yüzyıl genel anlamda Endülüs’teki felsefenin en parlak dönemini teşkil eder. Bu yüzyılda yetişen filozoflardan biri olan ve Aristo’nun eserleri üzerine birçok kitap ve risâle kaleme alan İbn Bâcce bir taraftan felsefe ile klasik kelâmı ayırma cihetine giderken diğer taraftan da insanın tek başına sırf kendi kabiliyetlerini geliştirerek “faal akıl”la temasa geçebileceğini göstermeye çalıştı. İbn Tufeyl Esrârü’l-hikmeti’l-meşrikıyye adlı eserinde, insanda felsefî ve metafizik düşüncenin doğabilmesi için herhangi bir öğretimin gerekmediği, bu düşüncenin doğuştan mevcut bulunduğu tezini işledi. İslâm dünyasının en büyük filozoflarından biri, Meşşâî okulunun son temsilcisi ve Aristo’nun en ünlü şârihi olarak kabul edilen İbn Rüşd ise Gazzâlî’ye cevap vermek üzere kaleme aldığı Tehâfütü Tehâfüti’l-felâsife’de kelâma karşı felsefeyi savundu. Faslü’l-makāl ve el-Keşf'an menâhici’l-edille adlı eserlerinde de din ile felsefenin gayelerinin aynı, fakat metotlarının farklı olduğunu ileri sürdü. Onun tesiri altında kalan yahudi filozofu Mûsâ b. Meymûn da (Moşe ben Meymun) Yahudilik açısından buna benzer bir yol takip etti. Endülüs’te mantık ilmine ise gereken önemin verildiği söylenemez. Nitekim bu sahada et-Takrîb li-haddi’l-mantık’ın müellifi İbn Hazm ile Kitâbü’l-Medhal li-sınâʿati’l-mantık’ın müellifi olan İbn Tumlûs da kendi dönemlerinde mantık ilmine önem verilmediğinden şikâyet etmişlerdir.

e-) Tarih ve Coğrafya

Endülüs’te tarihe büyük bir ilgi gösterildi. Metot bakımından genellikle Doğu’nun örnek alındığı tarih çalışmaları çerçevesinde ağırlığın Endülüs’e verildiği görülen umumi ve hususi tarihler, tabakat kitapları ve edebiyat tarihleri telif edilerek geniş ve zengin bir literatür oluşturuldu. Mevcut bilgiler ilk tarih çalışmalarının emirlik döneminde başladığını, halifelik ve bilhassa mülûkü’t-tavâif dönemlerinde geliştiğini göstermektedir. Bunlar arasında Abdülmelik b. Habîb’in et-Târîh, Ahmed er-Râzî’nin Ahbâru mülûki’l-Endelüs, anonim Ahbâr mecmû'a, İbnü’l-Kūtıyye’nin Târîhu iftitâhi’l-Endelüs, İbn Hayyân’ın el-Muḳtebes, İbn Hazm’ın Cemheretü ensâbi’l-Arab, İbnü’l-Hatîb’in el-İhâta ve Aʿmâlü’l-aʿlâm adlı eserleri zikredilebilir. Tabakat kitaplarına Huşenî’nin Kudâtü Kurtuba, İbnü’l-Faradî’nin Târîhu ʿulemâʾi’l-Endelüs, İbn Beşküvâl’in es-Sıla, İbnü’l-Ebbâr’ın el-Hulletü’s-siyerâ; edebiyat tarihlerine ise İbn Bessâm’ın ez-Zahîre, İbn Hâkān’ın Kalâʾidü’l-ikyân adlı eserleri örnek gösterilebilir. Endülüs’te coğrafya alanında da çok değerli eserler telif edilmiştir. Bunlar arasında Uzrî’nin Tersîʿu’l-ah, Ebû Ubeyd el-Bekrî’nin el-Mesâlik ve’l-memâlik ve Muʿcem me’staʿcem, Himyerî’nin er-Ravżü’l-miʿtâr adlı eserleri sayılabilir. Ayrıca İdrîsî, Ebû Hâmid el-Gırnâtî ve İbn Cübeyr gibi hem coğrafyacı hem seyyah olan simalar da yetişmiştir.

f-) Mûsiki

822’de Kurtuba’ya gelen Mevsılî ekolüne mensup Ziryâb’ın gayretleriyle önce Kurtuba’da, ardından da Tuleytula, Belensiye, İşbîliye ve Gırnata gibi şehirlerde Endülüs mûsikisinin konservatuvarları sayılabilecek okullar açıldı. Ziryâb’dan sonra mûsiki alanında söz sahibi olan şahsiyetler arasında Abbas b. Firnâs, İbn Abdürabbih, İbn Fethûn, Sâid er-Rabaî, İbn Rüşd ve İbn Bâcce gibi meşhur kişiler bulunuyordu. Fukahanın itirazlarına rağmen mûsiki toplumun her kesiminde revaç buluyordu. Bu yoğun ilgi sayesindedir ki XI. yüzyılda Endülüs mûsikisi Doğu’nun şöhretini gölgelemeye başladığı gibi Batı Avrupa müziğini de etkiledi.

g-) Astronomi ve Matematik

Endülüslü astronomlar dünyanın büyüklüğünü Yunanlılar’dan daha doğru hesapladılar. Astronomi ile birlikte matematik çalışmaları da uygulamalı ve teorik olarak yürütüldü. Her iki alanda da pek çok bilgin yetişti. Bunlardan Ebû Bekir el-Ensârî II. Hakem döneminde astronomi ve matematik müderrisliği yaptı. Matematik ve astronomide otorite olup Endülüs’ün Öklid’i (Euclides) kabul edilen Ebü’l-Kāsım el-Mecrîtî Risâletü’l-usturlâb’ı telif etti ve ayrıca Hârizmî’nin Zîc’inde düzeltmeler yaptı. Onun talebelerinden İbn Haldûn ticarî aritmetik, arazilerin ölçümü, vergi hesaplamalarıyla ilgili çeşitli eserler yazdı. Zerkālî o dönem için mükemmel sayılabilecek astronomi aletleri yaptı. XII. yüzyılda yaşayan Câbir b. Eflah ve Ebû İshak el-Bitrûcî de Kitâbü’l-Heyʾe adlı eserleriyle astronomiye önemli katkılarda bulundular.

 

h-) Zooloji ve Botanik

İlk defa II. Abdurrahman tarafından bitki ve hayvan numuneleri toplamak gayesiyle Doğu’ya araştırmacılar gönderilmişse de zooloji ve botanik sahalarındaki asıl çalışmalar XI. yüzyılda ağırlık kazanmıştır. Bu dönemde bir bakıma bugünkü araştırma-üretme merkezleri gibi geliştirilen bahçelerin şöhreti Endülüs sınırlarını aşmıştı. Araştırmacılar bu bahçelerde toprağı sürme, sulama, gübreleme, hasat, Endülüs’e ilk defa getirilen bitkilerin tanıtılması, aşılama, ziraî hastalıklarla mücadele gibi konularda çalışmalar yapıyorlardı. İbn Vâfid, İbn Haccâc, İbnü’l-Avvâm, İbnü’l-Baytâr ve İbn Bassâl bahçe kültürlerinde temayüz eden âlimlerden bazılarıdır.

ı-) Tıp ve Kimya

Endülüs müslümanları tıp sahasında da önemli gelişmeler kaydettiler. Bunda daha önce Doğu’da yapılan çalışmaların büyük payı vardı. Ancak Endülüslüler Doğu’dan aldıkları bilgilere pek çok katkıda bulundular ve özellikle hayvanlar üzerinde yaptıkları çalışmalarla fizyolojide önemli başarı sağladılar. Fizyoloji ve anatomide Galen ve Hipokrat gibi klasik dönem hekimlerinin bilgilerinden faydalanmakla beraber onların bazı hatalarını da düzelttiler. Ayrıca uygulamalı tıp ilmini geliştirdiler ve bu çerçevede ameliyatlarda kullanılan aletler ve bunların kullanılış şekilleri hakkında ciddi eserler yazdılar. Bitkilerden öz suyu elde etme tekniğini geliştirip farmakoloji alanında eserler meydana getirdiler ve eczahaneler kurdular. Tıp ve kimya dallarında yetişmiş uzmanlardan Ebü’l-Kāsım ez-Zehrâvî otuz ciltlik et-Tasrîf adlı bir tıp ansiklopedisi telif etti. Ebû Mervân Abdülmelik b. Zühr de meşhur bir hekimdi. Filozof İbn Rüşd aynı zamanda iyi bir hekim olup bu alanda on altı eser yazmıştır. İbnü’l-Baytâr, muhtelif ilâç ve yemek türlerini topladığı ve bunların nasıl yapılacağını izah ettiği el-Câmiʿ li-müfredâti’l-edviye ve’l-ağziye adlı eseriyle Batı’da olduğu kadar Doğu’da da büyük bir şöhret kazanmıştır. Endülüs’te pek çok hastahane bulunuyordu. Halifelik döneminde yalnız Kurtuba’da irili ufaklı elli kadar hastahanenin mevcut olduğu bilinmektedir.

Elbette Endülüs'teki çeşitlilik bu yazıda aktardıklarımızla sınırlı değildir. Ancak maksadın aşılmaması için yazımızı burada sonlandırmakta fayda var. "Sömürgeci dilin, aklın, bilginin, düşüncenin, kültür ve siyasetin evrenselleştirilmesi, istisnai ve ayrıcalıklı kılınması, tek model olarak dünyaya dayatılması ile ilgili tarihsel süreçler 1492 ile başlar. Aynı tarih, sömürgecilik adına soykırımların başlatıldığı tarih olduğu gibi, farklı dinleri, kültür ve gelenekleri kapsayıcı ve özgün bir bütünlük içerisinde temsil eden Endülüs İslam medeniyetinin de son bulduğu tarihtir." der Atasoy Müftüoğlu. Yapılması gereken Endülüs tecrübesinin olumlu taraflarını doğru analiz edip, farklılıkları ümmet şemsiyesi altında birleştirebilmektir. Bilgiye ve hikmete önem verip tarihe geri dönmektir. Aksi takdirde Batı'nın güç olarak değerlendirdikleri bilgi ile kendi dışındaki toplumlara tahakkümü devam edecektir.

 

Fuat Karaca kaleme aldı.

 

Kaynakça:

  1. Endülüs, Lütfi Şeyban
  2. Doğu' dan Batı' ya Uygarlık Kapıları, Alp Hamuroğlu
  3. Endülüs Müslümanları/ Siyasi Tarih, Mehmet Özdemir
  4. Endülüs Müslümanları/ Kültür ve Medeniyet, Mehmet Özdemir
  5. Endülüs Tarihi, Ziya Paşa
  6. Endülüs Maddesi, DİA
  7. X. ve XI. Yüzyıllarda Endülüs'ün İlmi ve Edebi Panaromasına Genel Bir Bakış, Şahabettin Ergüven

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir