BİR İNSANLIK KARABASANI

Paylaş

Kitabın yazarı George Orwell Hindistan’da doğmuştur fakat ailesi İngiliz’dir. Bir süre Hindistan’da yaşadıktan sonra ailesiyle İngiltere’ye döner ve öğrenimini orada tamamlar. Daha sonra Hindistan’da imparatorluk polisliği görevinde çalışır. Beş yıl bu görevi yapar ve istifa eder. İngiltere’ye döndüğünde tüberküloz hastası olduğunu öğrenir. Eşi vefat eder. Bu süreçte kitabı yazmaya karar verir. Daha sonrasında hastalığından dolayı hastaneye kaldırılır. Kitabın oluşmasında da bu olayların önemli etkisi vardır. Bu yüzden kitap çok karamsar ve kasvetlidir. Hep bir baskı ve sıkışıklık havası sezilir. Bunun sebeplerinden birisi de kitabın yazıldığı yıllarda 2. Dünya Savaşı’nın sürüyor olması; hastanenin, yaşadığı ortamın boğucu ve hüzünlü olması etkilidir denilebilir. Kitabın yazıldığı 1948 yılını göz önünde bulundurarak kitabın bir distopya formunda yazıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitap okunduğunda bazı kelimelerin çok sık geçtiği görülecektir. Bunlardan ilki ‘İngsos’dur. İngos nedir dersek kısaca İngsos Okyanusya’nın yönetimindeki katı, baskıcı, sosyalist kurallardır diyebiliriz. Kitapta İngsos çok fazla geçmesine rağmen sadece önemli kuralları satır aralarında geçmektedir. Bunların en önemlisi Büyük Birader’i yalanlamamak ve Büyük Birader’in söylediğinin aksini iddia etmemektir. Bir diğeri de her türlü istenmeyen düşünceyi düşünmektir. İngsos kurallarından herhangi biri ihlal edilirse düşünce polisi- yani istenmeyen düşünceleri düşünenleri sevgi bakanlığına hapseden gizli teşkilat-hemen kapınızda biter ve kendi deyimleriyle sizi buhar eder. Bir diğer önemli kelime ise ‘yenisöylem’. Tabi yeni bir düzen kurulunca yeni bir dil de kaçınılmaz oluyor. Bu yeni dil yani yenisöylem kurulu düzenin vazgeçilmezlerindendir. Yenisöylem diğer bütün dillerin aksine kelime dağarcığını azaltan ve farklı anlamları kaldıran bir yapıya sahiptir. Böylelikle partinin istemediği fikir alışverişi de tehdit olmaktan kalkıyor. Diğer önemli kelimemiz ise ‘çiftdüşün’dür. Çiftdüşün ise bir olayın aslını bilmeye rağmen tersinin olma ihtimalini, ki bu partinin istediğidir, göz önüne alarak yanlış olanı seçmektir. Böylelikle partinin en önemli işlerini yapanlar bile isyancı davranışlarda bulunamıyorlar.

Kitabın vermek istediği temel düşünce Sosyalizm’in kötü olduğunu vurgulamaktır diyebiliriz. Her ne kadar George Orwell kitabı Sosyalizm’i kötülemek için değil bütün totaliter rejimleri eleştirmek için yazdığını söylese de kitap Hayvan Çiftliği’ndeki gibi Sosyalizm eleştirisi üzerine kuruludur. Bunun yanında yazarın diğer totaliter rejimlere de karşı çıktığı tabi ki çıkarılabilir. Bu bağlamda kitabın hitap ettiği kitlenin distopya sevenler olduğunu belirterek olay örgüsüne geçebiliriz.

1984 yılında, 2.Dünya Savaşı bitmiş, savaşın sonucunda bütün devletler yıkılmıştır. Geriye sadece üç süper güç ve bağımsız bölgelerin bulunduğu yeni dünya düzeni kalmıştır. Bu düzende özellikle ana karakterin içinde yaşadığı devlet olan Okyanusya sürekli savaş vermektedir.  Fakat savaşlar öyle bir duruma gelmiştir ki artık eskisi gibi dinamik ham madde ve pazar savaşları olmamaktadır. Onun yerine savaşlar, sadece Okyanusya toplumunu eski yaşamlarından daha iyi hale geldiklerine ikna etmek, toplumun gündeminin farklı yerlere kaymasını engellemek ve onlara üretim fazlası ürünleri tükettirmek için verilir durumdadır.

Devlet yani parti sadece insanların gündemine savaşı sokmakla kalmamakta aynı zamanda onların davranışlarını, kimlerle temas kurduğunu da her saniye monte ettirdiği tele ekranlarla gözetlemektedir. Böylelikle yasaklanmış davranışları ve kendi tabirleriyle düşünce suçunu fark ettiklerinde hemen müdahale etmektedirler. Bu sistemde tabi ki toplum da devletin istediği şekilde şekillenmektedir. Böyle bir toplum içerisinde yaşayan ana karakter Winston bazı kuralları yavaş yavaş çiğnemeye başlar. Winston’un işi Gerçek Bakanlığı’nda geçmişte partinin istediği şekilde olmayan her şeyi yeniden yazmak ve eski belgeleri imha etmektir. Winston bir gün ikinci sınıf vatandaş sayılan proleterlerin yaşadığı bölgedeki antikacıdan yasak olmasına rağmen defter ve kalem alır. Parti iç parti ve dış parti olarak ikiye ayrılır. İç parti üyelerinin çoğu İngsos ilkelerine uymaz ve partinin devamlılığını sağlar. Dış partililer ise İngsos kurallarından sorumlu işçilerdir. Partililer asla proleterlerin mekanlarına girmezler ama Winston içinden gelen sesi dinleyip bu riski göze alır. Evinde tele ekrana görünmeden gelecek kuşakların okuyabileceği notlar bırakmak ister. Ne kadar kendine hâkim olmak istese de her yerde posterleri bulunan partinin başındaki büyük biraderi kötülemeden duramaz. Böylelikle içinden gelen ama kimsenin dillendirmediği bir gerçek olan partinin gösterilenlerin aksine kötü olduğunu ama partinin bunu geçmişi değiştirmek suretiyle sürekli örtbas ettiğini anlar. Artık tele ekranlarda gösterilen ve partiye karşı olduğu savunulan kardeşlik örgütünün var olmasını ister. En ufak bir bakıştan bile partiye karşıt bir direniş sezer.

İngsos yani İngiliz Sosyalizmi’nden nefret eder. Tele ekranın olmadığı yerlere kaçmak ister. Artık her saniye izlenmekten kalitesiz beslenmekten bıkmıştır. İngsos’un ilkelerine uymaz. Düşünce suçu diye bir şey vardır. Partinin insanların aklından bile geçirmelerini istemedikleri düşünceler… Özgürlükçü düşüncelerdir bunlar. Gerçi parti, dili her yıl genişletmenin yerine her yıl daralttığından ifade etmeye çalışılan fikrin akla bile gelmemesi olasıdır. Buna rağmen Winston bazı şeyleri düşünür.

Düşünce suçu işleyenler parti tarafından ortadan kaldırılıyor, bütün listelerden ve geçmişten siliniyor adeta buharlaştırılıyordu. Yıllarca bir ülkeyle savaştayken bir anda haberlerde başka bir ülkeyle savaşta olunduğu söylenince kimse garipsemiyor sanki herkes böyle olduğuna inanıyordu. Adeta herkes bu ilkeye uyuyordu:

 “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür”

Tabi bu sistemin devamı için bakanlıklar vardı. Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanın, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun tetikçisiydi. Her şey kağıt üzerinde olup bitiyordu: Kağıt üzerinde gelişiyorlar, kağıt üzerinde rahat yaşanıyordu, kağıt üzerinde özgürdüler. Parti bu kadar despot iken insanların isyan etmesi işten bile değildi. Ama parti insanların bu mücadele enerjisini her gün yapılan ‘iki dakikada nefret’ programıyla emiyor hatta ‘nefret haftası’ programlarıyla da kendi istediği şekilde yönlendiriyordu.

Bunların ayırdına varan Winston hiç beklemediği bir anda düşünce polisi tarafından arkadaşı Julia ile birlikte yakalanır. Bayıltılarak Sevgi Bakanlığı’nın engin duvarlarında hapse atılır. Çok güvendiği ve kendisine kardeşlik örgütünün başı olan Goldstein’in   kitabını veren O’Brein de oradadır ama suçlu olarak değil üst düzey bir yönetici olarak. O’Brein Winston’ı sorguya çeker, eziyet eder, gördüğü ve düşündüğü bütün bilgileri unutmasını ister. Winston uzun süre direnir fakat en sonunda partinin bütün şartlarını kabul eder. Parti sadece bu şartların kabulünü istemez aynı zamanda içten bir şekilde benimsenmesini de ister. O’Brein son kozunu kullanır ve Winston’ı yüz bir numaralı odaya gönderir. Odada her insanın en çok korktuğu nesne vardır. Winston çok korkar ve sonunda yeminin tersine kendisine bir zeval gelmesin diye arkadaşı Julia’ya eziyet etmelerini ister.

“Under the spreading chestnut tree

 I sold you and you sold me.”

“Kestane ağacının altında

Ben seni sattım sen de beni.”

     Parti Winston için tek karar merci olmuştur. Winston artık savaşı barış, özgürlüğü kölelik, cahilliği güç saymaktadır. Sonra bir gün partiyi ve Büyük Biraderi sever bir şekilde yaşamını sürerken parti tarafından öldürülür. Ardından da artık Winston Smith yitik insandır. Artık hiç yaşamamış, geçmişten silinmiştir.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir