BİR AFRİKALI MÜCADELECİ: İMAM ABDULLAH HARUN

Paylaş

Kitap biyografi türünde, çok uzun olmayan ve ayrıntılara girmeyen bir eserdir. Biyografi türünde bir eser olsa da ana karakterin hayatına en baştan başlanılmamış, olay karakterin hayatının belli kısmından ölümüne kadar anlatılmıştır. Keşke yazarlar kitabı imam Abdullah Harun’un hayatının en başından anlatsalarmış daha iyi konu bütünlüğü sağlanırmış. Aynı zamanda bazı yerler delil yetersizliğinden olaya uygun olarak kurgulanmıştır. Tabii bu durum olayın geçtiği yer olan KAP’a bakılırsa gayet normal karşılanmalıdır. Onun dışında kitapta ırkçılık konusu işlenmekle beraber burada işlenen asıl konunun siyahi Müslümanların beyaz Hristiyanlardan gördüğü zulümdür diyebiliriz. Aynı zamanda kitap sayfa sayısı bakımından pek de kalın değildir. Bu küçük açıklamalardan sonra kitabın biyografi türünde bir eser olması olayları daha önemli kılıyor diyerek özet kısmına geçebiliriz.

Olay Güney Afrika’da 1955 yıllarında geçmektedir. 1955’li yıllarda İngilizlerin Güney Afrika’daki baskısı -yönetimi tamamen kontrollerinde bulundurması- yerli halka doğdukları şehri zindan etmeye yetmektedir. Böyle bir ortam içerisinde yaşayan ve El-Camii’nin yeni imamı olan Abdullah Harun mütevazı bir hayat yaşamaktadır. Abdullah Harun boyu bir altmışlarda, modaya uygun giyinen ve Malcolm X gibi siyahi biridir. Bu özelliklerinin yanı sıra mütevazı ve takvalı olmasıyla Camii cemaati ile arasında samimi bir bağ kurmuştur. Daha sonra Galiema ile evlenir. İlk evlerini Abdullah’ın akrabası hediye eder. Bu hediye ev, küçük bir arsa üzerine yapılmış tek odalı bir kulübeden farklı değildir.

Abdullah Harun meslek olarak bakkallık yapmaktadır. Zamanla para biriktirdikçe evine “imece” usulü odalar ekletir. Bunlarla ilgilenirken aynı zamanda imamlığa devam eden Harun, öğrencilerine Kur’an eğitiminin yanında Kur’an’ı anlasınlar diye Arapça da öğretmektedir. Günler böyle güzel geçerken zalim KAP yönetiminin yerleşim yasası İmamı evinden def eder. Hatta bu yasa yerli halkı evlerinden def etmek ve yıkmakla kalmaz, yeni evler için camiyi de yıkmak ister. Fakat cemaatin şiddetli tepkileri üzerine cami yıkılmaz. Zamanla bu zulüm halkın belini bükmeye başlar. Bunun üzerine imam cemaatin de yardımıyla yoksullara destek vermeye çalışır. Tabi bu süreçte Afrikalıların önemli bir direniş kolu olan Pan Afrikanist Kongre (PAK) yönetimle çatışır. Sıkı yönetim ilan edilir. Afrikalı yerleşimleri aynı Mekke’de hicretten önce Müslümanların yaşadığı gibi ablukaya alınır. Bu süreçte İmam Harun halkla daha çok etkileşim içinde olur.

Daha sonralarda ise İmam siyasete karışır, üye olmadığı halde Melez Halk Kongresi’ne (MHK) destekte bulunur. Bu desteği, yönetimin ilk defa Abdullah Harun’u fark etmesine sebep olur. Bu süreçte bazı MHK üyeleri KAP yönetimi tarafından sürgüne gönderilir. Sürgündeki üyelerin arasında İmamın da arkadaşları vardır.

Etraftaki karışıklıklardan yorulan ve bunalan Abdullah Harun eşi Galiema ile birlikte hacca gitmeye karar verir. Bu haccın yan amaçlarından biri de imamın arkadaşı İbrahim’le görüşmesidir. Yolculuğa çıkılır ve hedefe varılır. İmam ve eşi heyecanla Mekke’ye giriş yaparlar. Sonrasında İmam arkadaşıyla buluşur. Arkadaşı İbrahim’le PAK’ı görüşürler, İbrahim imamı Londra’ya davet eder. İmam da Londra’da okuyan kızını da görmek bahanesiyle bu teklifi kabul eder. Ayrıca İmam ve İbrahim KAP’da olanları bütün Afrikalılara duyurmak için Mekke’de oldukları süre boyunca bir bildiri yayınlamayı kararlaştırırlar. Daha sonra Kahire’ye geçer ve orada PAK’ın devlet düzeyinde üst mertebe bir toplantısına katılır. Toplantıda Mısır devletinden Afrikalı öğrenciler için burs desteği ister. Teklifi kabul edilir. Toplantıdan sonra da Londra’ya geçer.

Londra’da yine PAK üyeleriyle görüşür. PAK’ın bir planı vardır. Bu plan bazı Afrikalı gençlerin yurt dışına dinî eğitim amacıyla gönderilmesi ama dışarıda sadece dinî eğitim değil bir de gerilla eğitimi almasıdır. Planda Abdullah’a düşen ise öğrencileri kendisi dışarı gönderiyormuş gibi yapmaktır. Bu büyük bir yüktür fakat İmam İslam adına bu yükün altına girmeye razı olmuştur. Londra’da bir başka arkadaşı Mücahit ile de görüşür. Mücahit kendisine KAP’a dönmemesini orada kendisine zarar vereceklerini söyler. İmam sürgündeki bu arkadaşını şöyle teselli eder: “Üzülme! Siz sürgündekiler kendi payınıza düşeni yaptınız ve savaşmaya devam ediyorsunuz. Ben daha başlamadım bile. Ben hâlâ acı çekiyorum, öyleyse savaşmam gerek.”

Ayrılma hazırlıkları başlarken İngiltere’de ırkçılıkla mücadele eden papaz Canon John Collins İmam ile görüşmek ister. İmam görüşmeyi kabul eder. Görüşmede Collins imama insani yardım için para desteğinde bulunacağını söyler. İmam da memnuniyetle kabul eder. Daha sonra geri dönüş vakti gelir, İmam ve eşi geri dönerler.

Abdullah Harun geri döndüğünde ortalık iyice karışmıştır. Bazı Müslümanlar hapse atılmıştır. İmam ne kadar bunları görüp üzülse de kendisine Allah’ın yardım edeceğini bildiğinden korkuya kapılmaz ama şu bilinen bir gerçektir ki yönetim her şekilde İmamı takibe almaktadır. Özelikle rahatsız edilsin diyerek yapılan aramalar hem İmamın çocuklarını hem de Galiema’yı ziyadesiyle rahatsız etmektedir. Zamanla bu aramaların içine sorgu da karıştırılır. Çavuş Spyker ve Binbaşı Genis sorguları üstleniyor dahası polis imamı tampon tampona takip ediyor neredeyse arkadan tampona dokunduruyor.

Böyle zor günlerde İmamın arkadaşları teker teker sürgüne gönderilir bir kısmı da jurnalci çıkar. Bu durumda kendini zulüm altında kalan ama yılmayan Habeşistanlı Bilal’e benzetir.

Günler bu şekilde geçerken İmam yeniden yurt dışına çıkmaya karar verir. Önce Mekke’ye sonra Kahire’ye oradan da Londra’ya geçer. Sürgündeki dostlarıyla konuşur. Özellikle Mücahit, İmam’ın KAP’a geri dönmemesini ister ama İmam kabul etmez. Aynı şeyleri Kanon da söyler. İmam kendisini düşünenlere teşekkür eder ama bu işin keyfiyet işi olmadığını söyler ve KAP’a geri döner.

28 Mayıs 1969’a rastlayan mevlit sabahı erken saatlerde çavuş Van Wyk tarafından tutuklanır. Tutuklanırken de ailesine akşam kandil kutlamalarına yetişeceğini söyler ama onu serbet bırakmazlar. Bunun üzerine El-Camii cemaati İmam’ın tutuklandığını büyük bir şok geçirerek öğrenir. Kandil kısa sürede matem alanına dönüşür. İmam’ın nezarethanede ağzı yoklandıktan sonra Caledon Square’de 164 numaralı hücreye atılır. Hücre dar ve kısa olduğundan İmam hücreye ilk baktığında klostrofobiye yakalanmış gibi hisseder. Aynı zamanda hücre ne temizdir ne de hücrede yatak vardır. Hücre her şekilde insana eziyet çektirmek için tasarlanmış bir yapıdır. İmam bu durumda iğrençliklere fazla takılmadan yılmamayı kendine ilke edinir. O sırada İmamın dostları hapishaneye gruplar halinde akın ederler. Fakat polis sert konuşur ve eğer dağılmazlarsa herkesi hapse tıkacağını söyler.

Böylelikle İmamın hapis hayatı başlar. Hemen aynı gün sorguya çekilir. İmam sorgularda sakin kalıp asla dostlarından birini ifşa etmeyeceğini kendi kendine söz verir. İlk sorgu sakin bir şekilde karanlık bir odada yapılır. İmam sorulan sorulara hep dolaylı cevap verir. Çavuş Wyk bu dolaylı cevaplardan hiç haz almaz. Bu sorgular sürekli bir ay boyunca devam eder. Aynı sorular sürekli sorulur açık aranır ama İmam sabreder. Günler ilerledikçe polis imamın yurt dışında ne faaliyetleri yaptığını sorar. İmam yine konuyu farklılaştırır. Bunun üzerine polisler imamın seyahatleriyle ilgili birkaç bilgiyi paylaşırlar. İmam beyninden vurulmuşa döner. İlk başta bilmiyormuş gibi yapar lâkin polis yutmaz. Abdullah Harun polisin çok şey bildiğini anlar. Hatta bazı sorgularda İmamın bile unuttuğu isimleri polis hatırlatır. Yine de İmam elle tutulur cevaplar vermez. Bu sorgular uzun süre devam eder.

Yine bir cuma günü sabah saatlerinde hücreyi basıp Abdullah’ı sorgu odasına götürürler. Bu sefer odada çavuş Wyk yoktur onun yerine binbaşı Genis vardır. Binbaşı Harun’a karşı çavuşa göre daha iyi davranır. Harun bu işten işkillenir. Sorgu tamamlanır ama polisler yine istediklerini alamazlar. Ertesi gün Harun’a bir saat bahçe izni verilir. Bahçe izninin asıl amacı İmamın kendi istedikleri şekilde davranmasına katkıda bulunmaktır.

İçeride bunlar olurken meclisde milletvekili Katherine Taylor imamın hapse atılmasının haksız olduğunu, daha yeterli delil bulunmadan hapse atıldığını öne sürer. Tabi bu söylem karşılık bulmaz ama yine de insanlara Abdullah Harun’un varlığını hatırlatır. Aynı zamanda sorgular devam eder. Polis Mekke’deki bildiriyi neden ve kiminle yayınladığını, bağış olarak aldığı parayı nereye yatırdığını sorar. İmam yine idare etmeye çalışır, polisin zaten bildiği olayları bir daha anlatır.

Polisler daha fazla kudurur. Yargıcın on beş günlük rutin kontrolünü tamamlamasıyla hücuma geçer ve Abdullah Harun’a feci işkencelerde bulunulur. Bu işkenceler uzun süre devam eder daha sonralarında ise Abdullah Harun parlamento tarafından unutulunca işkenceler iyice artar. İmam sakat bırakılır, kaburgaları kırılır, muhtelif yerlerinde yara ve şişlikler oluşur. Bununla da kalmayarak İmamı doktora da göstermezler.

İşkenceler iyice sıklaşınca İmam artık yürüyemez hâle gelir. Kendi durumuna bakarak zorlana zorlana abdest alıp kıbleye dönmeye çalışır ama kıbleye bile dönemeyecek halde olduğundan kendisine en rahat şekilde namazını kılar. Ardından Abdullah Harun 27 Eylül 1969’da 138 günlük hücre hapsi sonucu hayata gözlerini yumar.

Yazıyı kitapta ölmeden önce yaptığı belirtilen şu dua ile bitirelim:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ım günahlarımı bağışla. Karımı ve çocuklarımı esirge. Şimdi senin gözetip esirgemene her zamankinden daha çok muhtaçlar ve Peygamber Muhammed, senin resûlündür. Selam üzerine olsun. Yaralarım sızlıyor, artık bu eza ve cefaya dayanasım kalmadı. Ey esirgeyici olan! Ruhumu al, zayıflığımı bağışla. Ey esirgeyici olan! Beni öldür artık, bedenimi özgür kıl; halkımı özgür kıl!”

     


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir