Başkasının Varlığı İçin Yok Olabilmek: İsar

Paylaş

İnsanlar yaratılışları gereği toplu halde yaşarlar. Toplu halde yaşadıkları için de birbirlerine ihtiyaçları vardır. Her birey kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar yetkin değildir. Birbirlerine muhtaç olan ve toplu halde yaşayan insanların birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaları gerekir. Bilinen bir gerçektir ki, ilahi hikmet gereği toplum içerisinde yaşayan insanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakirdir; bir kısmı güçlü, bir kısmı ise güçsüzdür. Kısaca herkesin gücü ve malî durumu eşit değildir. Toplum içinde zengin- fakir ayrımı olduğuna göre bunların birbirleriyle kaynaştırılması, birlik içinde olmalarının sağlanabilmesi için belli esasların konulması gerekir. Bu sebeple Kuran’ın üzerinde durduğu önemli hususlardan biri de insanlar arası yardımlaşmayı sağlamak, onları bir bütün haline getirmektir. Bu, Kuran’ın temel ilkelerinden biridir. Paylaşma şuuruna erişmemiş, hep kendini düşünen, kendisi için yaşayan, başkasına hiçbir faydası olmayan insan Kuran nezdinde noksan bir insandır. Çünkü Kuran paylaşmayı imanın vazgeçilmezleri arasına koyar.

Kur’an-ı Kerim’de yardımlaşma ile ilgili zekât, sadaka, infak, ihsan, teâvün gibi çeşitli temel kavramlar vardır. Bu kavramlardan biri de “îsâr”dır. Biz burada îsâr kavramı üzerinde durmak istiyoruz.

Îsâr, e-s-r harflerinden türemiş Arapça bir kelime olup sözlükte tercih etmek, seçmek, bir şeyi diğerinden üstün tutmak, ikramda bulunmak, malını cömertçe vermek gibi anlamlara gelir. Terim olarak anlamını ise, Haşr Suresi’nin dokuzuncu ayetinin ışığında şöyle tarif edebiliriz: Îsâr, kendisi ihtiyaç içerisinde olan bir müminin, din kardeşinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından önde tutması, yardım ve diğer hususlarda din kardeşini kendisine tercih etmesi, bunu yaparken de dünyevî çıkar ve menfaatler değil, sadece Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu gözetmesidir.

Îsâr, kendisi bir ekmeğe muhtaç olsa bile hiç düşünmeden, kalbinde hiçbir tereddüt olmadan onu kardeşine vermektir.

Îsâr, kendi derdini unutup başkalarının dertleri ile dertlenmek onların dertlerine deva olmak için çabalamak, kendini ona tercih etmektir.

İnsanın cömertlikte îsâr derecesine ulaşabilmesi için ikram ettiği şeye kendisinin fiilen muhtaç durumda bulunması şart değildir. Önemli olan, muhtaç olsa dahi başkasını kendisine tercih edebilecek bir ahlak anlayışına ve irade gücüne sahip bulunmasıdır.

Görüldüğü gibi îsâr fedakârlık ve cömertliktir. Cömertliği ifade eden kerem, cûd, sehâ, ihsan gibi başka kelimeler de vardır. Fakat îsâr, cömertliğin en üstün derecesidir. Cömertliğin ilk derecesi sehâ (sehavet), sonra cûd, sonra da îsârdır. Malının bir kısmını verip, bir kısmını bırakana sehâvet sahibi, malının çoğunu verip kendisi için az bir kısım bırakana cûd sahibi, sıkıntılara göğüs gerip, yiyeceği hususunda bile başkasını kendisine tercih edene îsâr sahibi denir.

Kuran’ı Kerim’de îsâr beş surede geçmektedir. Bunlardan dördü Mekke döneminde, bir tanesi ise Medine döneminde inmiştir. Mekke döneminde inen ayetlerde îsâr sözlük manasında geçerken, Medine döneminde inen Haşr Suresi dokuzuncu ayetinde ise terim anlamıyla geçmektedir.

Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirleri hiçbir zaman yalnız bırakmayarak onları her zaman kendilerinden üstün tutan ve kendi azığını onlara verip bu durumdan hiç gocunmayan Ensar, îsâr noktasında en zirve noktaya ulaşmıştır ve Kuran-ı Kerim’de şu ayetle şereflendirilmiştir:

“Onlardan önce Medine’yi yurt edinmiş olup da imanı gönüllerine yerleştiren kimseler, hicret edip kendilerine gelen müminleri severler. Onlara verilenlerden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar, çekememezlik hissetmezler. Aksine kendileri zaruret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler/ kendilerinden önde tutarlar. Kim böyle nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Haşr / 9)

Medine’ye önceden yerleşmiş olan bu insanlar, daha sonra Hz. Muhammed (sav) ile birlikte yurtlarına gelen insanlara evlerini, sofralarını açmışlardır. Onlara kardeşlik, dostluk ve cömertliğin en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Onlara karşı gönüllerinde hiçbir kıskançlık, çekememezlik duymamışlar, yeme-içme ve diğer hususlarda onları hep kendilerine tercih etmişler, kendilerinden önde tutmuşlardır. Yüce Rabbimiz de bütün insanlar okusunlar ve örnek alsınlar diye, onların bu güzel tutum ve davranışlarını Kur’an-ı Kerim’de ebedîleştirmiştir.

Îsâr’ın çeşitlerinden bahsetmek mümkündür. Îsâr mal ile olabileceği gibi can ile de olabilir. Mal ile îsâr bahsettiğimiz gibi kendi ihtiyacı olduğu halde düşünmeden, içinde hiçbir kuşku kalmadan malını din kardeşine verebilmektir. İslam tarihinde bunun örneklerine çok kez rastlanmıştır. Ensarın muhacirleri mallarına ortak etmeleri, savaşta ganimet taksimi yapılırken muhacirlerin daha çok ihtiyacı olduğunu düşünen Ensarın ganimetleri muhacirler arasında paylaştırılmasını istemeleri, Hz. Ebubekir’in malının çoğunu İslam devletine bağışlaması mal ile îsâra örnek verileceği gibi daha birçok örnekten bahsedilebilir. Sahabelerin çoğu îsâr bilincine sahip insanlardı bu yüzden bunun örneklerine çok sık rastlanmaktadır. Can ile îsâr kişinin başkası için kendi hayatından geçmesi, kendi hayatını feda etmesi şeklinde anlaşılabilir. Can ile îsârın mal ile îsârdan daha faziletli olduğu belirtilmektedir. Zira kişi için en kıymetli olan şey canıdır. İnsan malda tasaddukta bulunurken gönlü gösterişe kayabilir ancak canı ile gösterişe meyletmesi pek kolay değildir. Bu ancak ulvi bir inancın sonucunda oluşabilir. Allah yolunda ölmek, zulüm altında iken ölmek, vatan ve millet kurtuluşu için canını vermek, sahabelerin peygamberimizi korumak için onun önüne siper olmaları, can ile îsârın örnekleri arasında sayılabilir.

Kaynaklarda bir kimsenin kendi ihtiyacı olduğu halde nefsini mahrum bırakıp başkasına tasaddukta bulunmasının caiz olup olmaması konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Çoğunluğun görüşüne göre mahrumiyet ve sıkıntıya sabredebilenler için îsâr, halinden şikâyet edecek ve başkalarına el açacak yapıya sahip olanlar için malının elinde bulunması daha hayırlıdır. Nitekim Hz. Peygamber elindeki malı tasadduk edip daha sonra mahrumiyet hali sadır olunca başkalarına el açanları kınamıştır. Ayrıca müslümanın malının üçte birinden fazlasını vasiyet etmesini yasaklayan hüküm sonucunda bir kişinin ailesini maddi sıkıntı ile karşı karşıya bırakacak şekilde tasaddukta bulunması doğru olmadığı sonucuna varılabilir. Peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurmaktadır. “Arkanda zengin varisler bırakman, onları insanların elindekine göz dikecek derecede yoksul bırakmandan daha iyidir. Eşinin ağzına verdiğin bir lokma dahil olmak üzere iyilik olarak yaptığın her harcama sadakadır” (Buhari)

Sonuç olarak diyebiliriz ki; îsâr Kuran’da emir değil tavsiye şeklinde geçmektedir. Her insanın yaratılış gereği aynı olgunluğa erişmesi mümkün değildir. Ancak her toplumda böyle insanların bulunması o toplumun geleceği ve birlikteliği için önemlidir. Bizim yapmamız gereken şey ise bu kavramı daha çok gün yüzüne çıkarılmak ve bu kavramın olgunluğuna erişmek için çaba sarf etmemizdir.

Kevser Uğurdağ kaleme aldı.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir