Avrupa Birliği: Ütopyadan Gerçeğe

Paylaş

Bundan 4 yıl önce, üniversitede, uzun süre Almanya’da kalmış bir hocamla konuşurken anlattığı bir anektod ilgimi çekmişti. Hem Almanya hem Fransa okullarda okutulacak tarih kitaplarını hazırladıktan sonra diğer ülkenin denetimine sunuyordu. Fransa Almanya’ya, Almanya Fransa’ya tarih kitaplarının içeriğini gönderiyor ve diğer ülkeyi “rahatsız eden” bir şey olup olmadığını soruyordu. Örneğin, Fransa Almanya’nın hazırladığı kitapta kendilerini rahatsız eden bir içerik söz konusu olursa bunu Almanlara bildiriyor, Almanlar da gerekli tashihleri yapıyordu. Bunun tersi de geçerliydi. İki ülkenin tarihi birbirleriyle yaptıkları savaşlara tanık olmuştu. Avrupa’nın bu iki eski rakibi, bugün tarihsel husumetleri yeniden canlandırmamak adına, kendi tarihlerini öğretirken birbirlerinin duyarlılıklarını hesaba katacak bir noktaya gelmişlerdi. Bu nasıl olmuştu?

Gerçekten de Avrupa’nın entegrasyon süreci, bugün büyük oranda gerçekleşmiş bir proje olarak oldukça ilgi çekicidir. Bu sürecin her aşaması sadece ilginç değil, aynı zamanda öğretici hatta kimi zaman şaşırtıcı bir olgudur.

Bu yazıda II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni kurulan dünya düzeninde bugün önemli bir yeri olan Avrupa Birliği’nin oluşum süreci, bu sürecin dayandığı teorik temeller ve AB projesini sürdürülebilir kılan kurumsal mekanizmalar hakkında kısa bir bilgi verilecektir. Önce Avrupa tarihini kısaca özetliyoruz.

Kısa bir Tarihsel Arka Plan

Bugün Avrupa olarak tanımlanan coğrafyanın tarihini okuyan pek çok kişinin kafasında bir karmaşa oluşacaktır. Bunun sebebi, Avrupa’nın, II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar neredeyse kesintisiz bir şekilde süren savaşların, iç savaşların, devrimler ve kaosların yaşandığı bir coğrafya olmasıdır. Sermaye, hanedanlar arası çıkar çatışmaları ve mezhep, bu savaşların en önemli temel dinamiklerini oluşturuyordu.

Bugün hala bir kısmı dünya siyasetine yön veren büyük devletlerin tarihi aynı zamanda kendi aralarında yaptıkları savaşların da tarihidir. İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, Portekiz, İsveç, Danimarka, Birleşik Devletler, Hollanda ve daha pek çok büyük-küçük devleti sarmalayan çetin bir savaşlar tarihinden bahsediyoruz. Şüphesiz bu savaşların pek çoğu eşi görülmemiş gaddarlıkların da tarihidir aynı zamanda. Örneğin, Avrupa Tarihi kitabının yazarı J. M. Roberts (2017) söyle yazar: “17. yüzyıl başlarındaki kısa bir sükûnet dönemi haricinde Avrupalı hükümdarlar ve yönettikleri halklar bugüne kadar benzeri görülmeyen bir nefret, bağnazlık, katliam, işkence ve zalimlik alemi içine daldılar.”

 

Bu savaşların bir kısmının kuşaklar boyu devam ettiği ve büyük kayıpların yaşandığı bilinmektedir. Avrupa’nın iki büyük gücü İngiltere ve Fransa’nın 1337 başlayıp 1453 yılına kadar süren Yüz Yıl savaşları bittiğinde, Fransa nüfusunun yaklaşık yarısını kaybetmişti. Üstelik bu ilk “yüzyıl savaşı” da değildi. Davies (2006) İngiltere-Fransa arasında 1152-1259 yılları arasında cereyan eden savaşlardan dolayı bildiğimiz yüzyıl savaşlarına “İkinci Yüz Yıl Savaşları” denildiğini de belirtir. Yüz Yıl Savaşları, temel dinamiklerinden birini İngiltere Kralı III. Edward’ın Fransal tahtında hak iddia etmesine dayanan “hanedanlık” oluşturuyordu.

Sonrasında Hollanda’nın 17 eyaletinin İspanya’ya (Habsburg Hanedanlığı) karşı başlattığı savaş da tarihe Seksen Yıl Savaşları olarak geçecekti. 1568’de başlayan Hollandalıların ayaklanmaları 1648 Vestfelya Anlaşması’na kadar sürdü. Savaşın temel sebebi katı bir Katolik olan İspanya Kralı II. Felipe’nin, Hollanda’da yayılmaya başlayan Protestanlıktan rahatsızlık duymasıydı. Savaş bittiğinde ayaklanmaların başladığı toprakların kuzeyi ve güneyi Hollanda ve Belçika olarak bölündü. Roberts (2017) bu toprakların bölünebileceğini düşünmenin, savaşın başladığı yıllarda imkânsız bir şey olduğunu belirtir.

“16.yüzyıl Avrupa coğrafyasına bakıldığında ulusal duyguların siyasi kimliğin bir parçası olmadığına dikkat çekmek gerekir. Monarşik devletlerde siyasal kimliği “kişilik, aile ve hanedan” belirliyordu. Roberts (2017) 1500’lü yıllarda “harita üzerinde bugünkü karşılıklarına benzeyen yalnızca dört Avrupa ülkesi” olduğunu belirtir. Ona göre, İspanya, Portekiz, Fransa ve İngiltere dışında ulusal duyguların siyasi birlik oluşturabileceğine ilişkin bir işaret söz konusu değildi. “Bu dört devletin dışında ve bazen içindeki çevrili bölgelerde yüzlerce küçük fief[1], cumhuriyet ve serbest şehir vardı.” diye yazan Roberts (2017) Kutsal Roma İmparatorluğu’nun büyük bir kısmını oluşturan Almanya’da hepsi birbirinden bağımsız yüz prenslik ve elliden fazla şehir olduğunu belirterek şöyle devam eder: “Ayrıca üç yüz kadar devletçik ve vasallık, bu ortaçağ imparatorluğunu yamalı bohça görünümünü tamamlıyordu.”

1618’de başlayıp 1648’de sona eren 30 yıl savaşları ise, bütün Avrupa’nın (Fransa, İsveç, Hollanda, Danimarka, Bohemya, Avusturya, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu) içine sürüklendiği yıkıcı bir savaştı. Savaşın sonunda yüz binlerce insan hayatını kaybetmişti. Bunda savaşın getirdiği salgın hastalıkların ve paralı askerlerin yaptıkları yağmaların da büyük rolü vardı. Bu savaşın temel dinamiklerini de mezhep ve hanedanlık oluşturuyordu. Savaşın sonunda Portekiz, 1640’ta İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu zayıfladı, bölünmüşlük ve feodal karmaşa içine girdi. O yıllarda Fransa kıta Avrupa’sının toprak bütünlüğünü koruyan tek büyük devleti oldu. Temel dinamiğini mezheplerin oluşturduğu bu savaşta Katolik Fransa’nın Habsburg Hanedanlığı’na karşı Protestanları desteklemesi, Avrupa’da dinden ziyade “ulusal çıkarların” temel alındığı yeni bir devletler arası ilişkinin başladığını haber veriyordu. Nitekim savaşı bitiren Vestfelya Anlaşması, modern diplomasinin “ulus devlet” temelinde örgütleneceği bir temel oluşturdu.

30 Ocak 1648 tarihinde imzalanan Vestfalya Anlaşması sadece Avrupa kıtasında değil, zamanla bütün bir dünyayı kuşatacak “ulus devlet” merkezli yeni bir siyasi düzenin habercisiydi. Fransız Devrimi’yle birlikte giderek güçlenen milliyetçilik akımının da etkisiyle toprak temelinde örgütlenen ulus devlet modelinin Avrupa’da savaşları durdurmaya yetmeyeceği kısa zamanda anlaşıldı. 10 milyondan fazla kişinin öldüğü I. Dünya Savaşı ve 60 milyondan fazla kişinin öldüğü II. Dünya Savaşı, ulus devlet modelinin, savaşları önlemek bir yana, bu savaşların altında yatan tetikleyici faktör olduğu görüldü. Luuk van Middelear (2014) insanlık tarihinin gördüğü en korkunç savaşlar olarak tarihe geçen bu iki dünya savaşını (1914-1945) Churchill’in “ikinci 30 yıl savaşı” olarak adlandırdığını belirtir. Avrupa 300 yıl önce olduğu gibi, yine kendi içinde savaşmış deyim yerindeyse bu coğrafya yine kan gölüne dönmüş, taş üstünde taş kalmamıştı.

Fransız devrimine kadar mezhepçilik ve hanedancılığın (kabileciliğin diyebiliriz) temel belirleyicisi olduğu savaşların ardından coğrafi milliyetçiliğin “ulus devlet” temelinde örgütlenerek hem mezhepçiliğin hem de soy temelli taht kavgalarının önüne geçilebileceği düşünülmüştü. Devletin bu yeni örgütlenme biçiminde soy da din de etkili olmayacak, ulusal çıkarlar temel alınacaktı. Ancak, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, ulus temelinde örgütlenen modern devletlerin, kendi içinde, tarihin en kanlı savaşlarına imza atması Avrupalıları kendi içlerinde bir daha asla savaşmayacakları yeni bir model arayışına itti.

Geçmişin büyük düşmanlarını bir araya getirecek yeni model arayışları Avrupa Birliği denilen yeni bir siyasal örgütlenmeyi beraberinde getirdi.

Parçalanmış Bir Coğrafyadan Siyasi Birliğe: Avrupa Birliği

Middelaar (2014) birleşmş bir Avrupa düşüncesinin 15. yüzyıla kadar geri gittiğini;”Türklerin askeri ilerleyişi karşısında dehşete düşen” Bohemya Kralı’nın Hıristiyan prenslere yazdığı bir mektupta “içinde her birine bir koltuğun ayrılacağı” bir konsey planı sunduğunu söyler. Fransa Kralı XIII. Louis’in danışmanının da benzer bir öneride bulunduğunu belirtir. Fakat Middelaar bu türden önerilerin 1945 sonrasına kadar bir daha gündeme gelmediğini de vurgular.

Şüphesiz, mezhep, ırk ve çıkar temelinde yüzyıllarca kendi aralarında savaşmış devletlerin bir araya gelmesi fikri, başlangıçta bir “ütopya” gibi görünür. Böylesi bir hayalin gerçekleşmesinin çok da kolay olmayacağı açıktır. Savaşlarla geçmiş bir tarih aynı zamanda ülkelerin karşılıklı önyargılarının pekişmesine de yol açmıştır. İlber Ortaylı (2018), Avrupa ve Biz kitabında bu önyargıları gösteren bir tablo aktarır. Bunun için hem bu önyargılardan hem de Avrupa’daki devletlerin “ulusal egemenlik” haklarından vazgeçmelerini gerektirecek çok güçlü bir motivasyon olması gerekir. İlk olarak altını çizmemiz gereken nokta burasıdır: Avrupa devletlerini bir araya getiren asıl dinamik çıkardır. Birleşik bir Avrupa düşüncesinin altında yatan temel saik, ulus devlet merkezli düşünmenin söz konusu ulus devletlerin de çıkarlarını korumayacağıdır. Herkesin ortak çıkarı, kendi egemenlik haklarının bir kısmından vazgeçip ortak bir devletler sisteminin kurulmasına bağlıdır.

Buna rağmen, ortaya konulan hedefin gerçekleşebilmesi hiç de kolay değildir. Avrupa’nın siyasal tarihi, mezhebi ve etnik bölünmüşlüğüne rağmen entegrasyon fikrinin bugünlere gelmesi kimi zaman duraksayan, kimi zaman gerileyen; tartışma ve çatışmaların hiç eksik olmadığı sancılı bir süreçten geçmiştir.

AB’yi var eden sürecin iki temel eksen üzerinde yükseldiğini belirtmek gerekir. Birincisi, “birlik fikri”nin nasıl teorize edileceği, ikincisi de bu teorinin nasıl pratize edilip kurumsallaştırılacağıdır. Özellikle, entegrasyon fikrine ilişkin farklı teoriler geliştirilmiş, farklı tanımlar yapılmıştır.

Hass’ın (1961; Akt., Özdemir, 2012) entegrasyon (birlik) tanımını üç temel unsuru içermektedir. Bunlar, entegrasyona dahil aktörler arasındaki ilişkinin yapısının kökten değişmesi, entegrasyonun sistemik ve dışsal etkisi ve entegrasyonun “dinamik ve evrimsel” bir süreç oluşudur. Gerçekten de AB yolunda devletlerin arasındaki ilişki biçimi yapısal olarak değişmiş, AB uluslararası sistemde onu oluşturan devletlerden bağımsız olarak yeni bir aktör olmuştur. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu(AKÇT) olarak 1952’de atılan adım evrimsel ve dinamik bir süreçle bugünkü halini almıştır. Özdemir’in de (2012) belirttiği gibi, 1952’de sadece belirli bir sektöre yönelik olarak atılan ilk adım (AKÇT) önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET), sonra Avrupa Topluluğu’na (AT) oradan da Avrupa Birliği’ne (AB) doğru bir genişleme göstermiştir. AKÇT’yle başlayan dönüşümün gümrük birliği, ortak pazar ve ortak para biriminin yaratılmasından sonra bugün Avrupa Anayasası fikrine doğru yönelmesi 40 yıllık bir evrimin sonucunda gerçekleşmiştir.

Bugün Avrupa Birliği “tek bir kurumsal çerçeveye sahip”[2] bir yapı olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Birliği Zirvesi, Avrupa Birliği Adalet Divanı, Avrupa Birliği Merkez Bankası gibi kurumların bulunduğu bu yapı dünya siyasetinin önemli bir aktörü durumundadır.

Bu somut sonucu şüphesiz “entegrasyon fikri” var etmiştir. Eğer düşünce adamları, aydınlar, bürokratlar, devlet adamları bu fikri olgunlaştırmak için çaba göstermemiş olsaydı bu fikrin hayata geçmesi de mümkün olmayabilir ya da sürdürülebilir kurumlar var olmayabilirdi. Bu noktada özellikle, entegrasyon fikrinin olgunlaştırıldığı teorik tartışmalarda ele alınan bazı noktaların üzerinde durmak gerekmektedir. “Ulusal sınırlar tarafından yaratılan ayrılık ve engellerin ortak politikalar yoluyla ve kurumsal olarak ortadan kaldırılmasına yönelik bir süreçler zinciri” olarak tanımlanan entegrasyon fikrine ilişkin yapılan teorik tartışmaların içerdiği bazı önemli noktalar şunlardır (Özdemir, 2012):

  1. “Negatif” ve “pozitif” olmak üzere iki entegrasyon kavramı tanımlanmaktadır. Negatif entegrasyon, ulusal sınırlama, kısıtlama ve engelleri kaldırmak yoluyla birliğin ilerlemesini kolaylaştırır. Pozitif entegrasyon ise birlik ortamını şekillendirme ve yönlendirmeyi sağlayacak çabaları (kurumlar, yapılar vs.) içerir.
  2. Entegrasyon onu oluşturan aktörlerin ötesinde yeni bir aktör var etmelidir (Avrupa Birliği gibi).
  3. Entegrasyon dinamik bir süreçtir. Entegrasyon elitleri sürekli yeni hedefler yaratmalıdır (AKÇT’den sonra, AET[3] , EURATOM[4], Avrupa Anayasası gibi). Yeni hedefler yaratmayan bir entegrasyon önce dinamizmini kaybeder, sonra da dağılmaya başlar.
  4. Entegrasyona katılan birimler ulusal devletlerine yönelttikleri sadakatlerini AB’ye yöneltmelidirler. AB ortak bir kimlik bilincidir (Örneğin Avrupa Konseyi üyeleri farklı ülkelerden seçilmelerine rağmen kendi ülkelerini değil, birliğin ortak çıkarlarını gözetirler).
  5. Entegrasyon çok boyutlu bir süreçtir; siyasal, kültürel, toplumsal, siyasal entegrasyon. “Entegrasyondan söz edebilmek için ulusal kimliklerin bölgesel sadakat ve kimliklere dönüştüğü siyasal boyut şarttır.”
  6. Entegrasyonun temel ilkesi gönüllülüktür. Asıl itici güç ideallerdir. Ortak bir tarih, kültür ve ideal etrafında devletlerin hareket edebilmesidir.
  7. Entegrasyon teorilerinden biri olan federalizm, yıpratıcı savaşları önlemek ve barışa/refaha ulaşmak için yerel ve merkezi hükümetler arasında denge gözeten bir sistemdir. Avrupa Birliği’nin temel sloganı bu dengeyi yansıtır: “Çeşitlilik içinde birlik.”
  8. Birlik ulusal kimliklerin hem kendilerini ifade etmelerini sağlayan hem de ortak yönleri vurgulayan mekanizmalar yaratmak zorundadır.
  9. Birlik, “dilsel, etnik, dinsel ve tarihsel olarak köklü farklılıklara sahip ulusları bir araya getirme çabası” olarak ele alınmaktadır.
  10. Bütünleşmenin temelinde “kararlı tekrarlar” bulunmaktadır. Birlik fikri yılmadan tekrar edilmelidir.
  11. Entegrasyon, “güvenlik toplumu” kavramıyla da açıklanmaktadır; “Güvenlik toplumu, aralarında barış konusunda istikrarlı bir beklenti yaratmış ve savaş olasılığını neredeyse ortadan kaldırmış ülkeler topluluğudur.”
  12. Fonksiyonel ve neofonksiyonel entegrasyon teorileri entegrasyonu devletlerin işlevleri temelinde ele alırlar. Onlar kurumları önemserler ama kurumlardan önce entegrasyonun amacı ve gerekliliği konusunda sivil ve toplumsal bir uzlaşı olması gerektiğinin altını çizerler: “Toplumsal bir tabanı olmayan kurumsal yapılar entegrasyon doğuramazlar. Entegrasyon işlevsellikle başlar ve kurumlar yaratır.” Fonksiyanelizm evrensel, neofonksiyonelizm bölgesel entegrasyonu savunur.

Sonuç ve Kısa Bir Değerlendirme

İslam dünyası bugün büyük bir parçalanma içindedir. Hemen her gün TV ve gazeteler İslam coğrafyasında devam edegelen savaşların, bombalamaların, akan kanın ve mültecilerin haberlerini yapmaktadır.

Avrupa Birliği üzerine yazan uzmanlar AB mekanizmalarının, bu coğrafyada çok uzun yıllar savaş çıkmasını önleyecek bir işleve sahip olduğunu belirtmektedir. Ortadoğu’da ise, herhangi bir iki devletin/grubun/örgütün, her gün birbirlerine savaş açma olasılığı bulunmaktadır.

Fakat asıl sorun İslam coğrafyasının parçalanmışlığı sorunu değildir. Asıl sorun, bu parçalanmışlıktan, tefrika ve ayrımcılıklardan kurtulmanın mümkün olmadığına dair geliştirilen inançtır. Bugün İslam ülkeleri arasında vahdet olabileceğine dair inanç çok zayıftır.

Gerçekten de “vahdet” konusunun bugün Müslüman aydınların/alimlerin genelinin gündeminde yer almıyor oluşu hayret vericidir. Belki bundan daha hayret verici olan, daha dramatik olan şey, “vahdet/birlik” fikrinin kimi çevreler tarafından “alay” konusu edilmedir. Kuşkusuz, böylesi bir atmosferde yaşayanların hiçbir şekilde bir medeniyet kurmasından; bağımsız ve özgür ülkeler olmasından söz edilemez.

Yukarıda anlattığımız tablo, bugün şahit olduğumuz bir gerçektir. Neredeyse bütün bir tarihleri birbirleriyle savaşmakla geçmiş bir coğrafyanın bugün -çeşitli sorunlar devam etse de- siyasal birliğini tesis edebilmiş olması, pek çok açıdan “İslam ülkeleri arasında birlik hayaldir.” klişesini çürüten bir şeydir.

Bugün mezhep (Şii-Sünni) ve milliyetçilik (Türk-Kürt-Arap-Acem) gibi iki ayrım noktası üzerinden İslam toplumları derin bölünmüşlükler içindedir.

Halbuki AB ülkelerinde 24 resmi dil konuşuluyor. Azınlıklar ve yerel diller de hesaba katıldığında bu sayı 60’ı buluyor.[5] Avrupa Birliği’nin “farklılıklarla birlik” sloganı 300’ün üzerindeki azınlığı da kapsıyor. Her yedi Avrupalıdan biri dilsel-kültürel bir azınlığın parçası durumunda ve bunların (sonradan göç edenler hariç) 100 milyon kişiden fazla olduğu ifade ediliyor.[6]  Dahası, dinsel bölünmüşlük de oldukça çarpıcıdır; Hıristiyan aleminde bugün 43 bin tarikat bulunmakta ve bunların sayısının 2020’de 50 bini geçeceği tahmin ediliyor.[7]

Şurası açıktır: Avrupa için birlik fikri, bizim coğrafyamızla kıyaslandığında gerçekleştirilmesi çok daha zor olan bir süreci ifade ediyor. Avrupa’nın kendi tarihinin dışında, bu zorluğun önemli bir sebebi birlik fikrinin “ekonomik çıkar” temelinde örgütlenmiş olmasıdır. Öte taraftan, (bu yazımızda değinmemiş olsak da) Avrupa’nın “neresi” ve Avrupalı’nın “kim” olduğu tartışmaları devam etmektedir.

Yukarıdaki teorik tartışmaları özetlediğimiz maddelerde de ifade ettiğimiz gibi, Avrupa için bu zorluğun aşılmasında iki temel saik göze çarpmaktadır. Birincisi, birlik olunması gerektiğine duyulan güçlü (neredeyse zorunlu) inanç, diğeri de bu fikri gerçek kılabilmek için gösterilen zihinsel/teorik ve siyasi çabadır.

Bu çabanın tarihine bakıldığında, sorunsuz olmadığı görülecektir, nitekim sorunlar bugün de hala devam etmektedir. Ancak, Almanya ve Fransa örneğinde olduğu gibi Avrupa tarihinin ezeli iki düşmanı bu birliğin kurucu iki ülkesi olabilmiştir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Vahdet gerçekleştirilebilir bir hedeftir. Bunun dini/siyasi/ekonomik pek çok güçlü gerekçesi vardır. Vahdetin gerçekleştirilebilmesinin ön koşulu, bunun gerçekleştirilebilir bir hedef olduğuna inanmaktır. Dahası, Müslüman alimler ve aydınlar ısrarla bunu konuşmadıkça ve biz onları bunu konuşmaya zorlamadıkça coğrafyamızdaki kültürel, ekonomik, askeri işgal devam edecek; hepimiz tarihin önünde sorumlu olacağız.

Yard.Doç.Dr.Mücahit Gültekin yazdı…

Kaynakça:

Roberts, J. M. (2017). Avrupa Tarihi, İnkılap Kitabevi: İstanbul.

Davies, N. (2006). Avrupa Tarihi, İmge Kitabevi Yay.: Ankara.

Özdemir, H. (2012). Avrupa Birliğinin Mantığı Avrupa Bütünleşmesinin Teori ve Dinamikleri, Boğaziçi Üniversitesi Yay.: İstanbul.

Van Middelaar, L. (2014). Avrupa: Bir Geçiş Süreci, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.: İstanbul.

Ortaylı, İ. (2018). Avrupa ve Biz, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.: İstanbul.

[1] Ortaçağ Avrupa’sında senyörün vassalına verdiği küçük toprak parçasıdır. Feodalite kavramı da bu kavramdan türemiştir.

[2] https://www.ab.gov.tr/45641.html

[3] Avrupu Ekonomik Topluluğu

[4] Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu

[5] http://www.radikal.com.tr/yeniakil/avrupanin-dili-cok-uzamis-1216500/

[6] http://www.perspektif.eu/2014/12/01/avrupadaki-azinliklarin-dunyasi/

[7] http://www.dunyabizim.com/alev-alatli/28157/alev-alatli-cocuklarimiza-dunya-okur-yazarligi-kazandirmaliyiz


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir