Atasoy Müftüoğlu ile Ortadoğu, İslamofobi ve Gençlik Üzerine Röportaj

Paylaş

Ortadoğu’da halkların sokaklara dökülmesiyle bir takım itirazlar, isyanlar söz konusu olmuştu.  “Arap Baharı” denilen ve hala devam eden bu süreç üzerine çok şey konuşuldu, çok şey yazıldı. Fakat gelinen noktada, yeni bir siyasal gerçeklik kurulamadığını görüyoruz. Bilakis sürecin geriye işlemeye başladığına şahit oluyoruz. Bölge yeniden dizayn ediliyor. Bölge için nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?

Biz çevremizde yaşanan olayları bütün boyutlarıyla takip etmiyoruz. Görünür olanları takip ediyoruz. Derinlikleri, nitelikleri takip etmiyoruz. Yapısal sorunlar zemininden hareketle çözümlemeler yapmıyoruz. Sonuçlarla ilgileniyoruz, nedenlerle ilgilenmiyoruz. Böyle bir problemimiz var. Bir de dikkatimiz daha çok güncel olaylara bir sınırlı çerçeve içerisinde somutlaşıyor. Günceli aşarak gelişmelerin tarihsel boyutları içinde değerlendirmeler yapmıyoruz. Bu, bizim bu noktada çok ciddi bir sorunumuz olduğunu gösterir. Neyle, ne kadar ilgileneceğimiz konusunda, neye muvafakat edeceğimiz konusunda, neye muhalefet edeceğimiz konusunda bizi dışardan veya tepeden uyaran unsurlar var. Bunun için öncelikle Müslümanların İslami bir perspektiften, yani ümmet perspektifinden takip etmeleri gerekiyor. Ümmet perspektifinden takip etmek demek, Müslümanların herhangi bir şekilde etnik ya da milliyetçi ya da mezhepçi bencillikle hareket etmemeleri anlamına geliyor. Bir de olayları parçalar halinde takip etmek gibi bir problem var.

Arap devrimleri ya da “Arap baharı”, ki bir bahar asla söz konusu olmadı, hatta ve hatta bir baharın olmayacağı gün gibi aşikârdı, bunlar sadece bir slogandı ve klişeydiler. Müslümanların bu klişelerin farkına varmamış olmaları ciddi bir problemdir. Bu klişe ve sloganları kullanıyor olmaları, bunlara inanıyor olmaları da ayrıca bir problemdi. Tunus da dâhil olmak üzere hiçbir yerde, hiçbir şekilde, hiçbir hareketin yapısal bir dönüşüm programı, vizyonu, kadrosu, ufku, perspektifi, uyarlılığı, bilinci yoktu. Bu tümüyle kesin bir gerçekliğin altını çizmek demektir. Hiçbir yerde yapısal bir dönüşüm talebi, beklentisi yoktu. Bu beklentiyi tahkim edecek, güçlendirecek herhangi bir çalışma da söz konusu değildi. Keza hiç bir ülkede bu ayaklanmacıların isyancıların İslami herhangi bir talepleri, programları yoktu.

Mısır’da İhvan-ı Müslimin isyana çok geç katıldı. İhvan-ı Müslimin de Mısır’da neyin olup bittiği noktasında çok hazırlık olmadığı için nasıl bir konum tayin edeceği konusunda çok ciddi tereddütler yaşadı. Bu tereddütlere de nihai cevaplar maalesef bulamadılar. Çok samimi bir girişim olmakla beraber samimi cevaplar bulamadılar.

Bütün bu gelişmelerden sonra bölgeyle ilgili söylenecek tek şey, her ülkede fabrika ayarlarına geri dönülmüş olması gerçeğidir. Her şey çok kötüye gitmiştir ve her şey yalnızca İsrail’in işine yaramıştır. Bölge ülkelerinde toplumsal yapılar, siyasal yapılar, kültürel yapılar sarsılmış, alt üst olmuş, zayıflamış güçsüzleşmiştir. Böyleyken İsrail’i daha güçlü hale getiren bir süreç yaşanmıştır. Buradan hareketle şu tür çözümlemeler yapmak gerekiyor: “Müslümanlar, gerek Ortadoğu’da gerekse dünyanın herhangi bir yerinde, tarihin failleri olmak için ‘Ne yapmalılar, ne yapabilirler?’ konusunu gündeme getirmek gerekiyor. Bunun için modern tarihle ve modern tarihin tahakküm üreten ideolojik ve ırkçı diliyle, hesaplaşabilecek entelektüel, kültürel, düşünsel, felsefi bir bütünlüğü sağlamaları gerekiyor. Bu bütünlüğü sağlamadıkça hiçbirimiz için hiçbir yerde, hiçbir şekilde İslami gelenek olmayacağının bilincinde olmak gerekir. 

Irak ve Suriye bölgesinde IŞİD diye bir örgüt tezahür etti. Yeni bir din algısı var ve bu gençlerin dünyasında ciddi bir karşılık buluyor. Bunun sebebi nedir? İslamofobiye zemin oluşturan zihinsel, tarihsel ve siyasal etkenler nelerdir?

Öncelikle, küresel bir çağda yaşıyoruz. “Küresel bir çağda yaşıyoruz” demek, “yeni bir emperyalizm türüyle karşı karşıyayız” demek anlamına geliyor. Küreselleşme demek, pazarın, sermayenin, paranın, piyasanın ve neoliberal diktatörlüğün küreselleşmesi demek. Bu sözünü ettiğimiz yeni emperyalizm bütünüyle İslam’ın temel mukaddeslerine yönelik yeni bir savaşın adı demektir. Yani yeni bir kolonyalist, kültürel haçlı seferiyle karşı karşıya olduğumuz sonucunu buradan çıkarabiliriz. Küreselleşme ya da küresel iktidar, bir küresel akıl tarafından yönetiliyor. Yani “küresel seçkinler” diye bir topluluk var ve bu bir komplo teorisi değil. Küresel seçkinler dünyayı tamamen pozitivist ve pragmatist temelde yeniden düzenliyorlar. Yani dünya daha çok emperyal çıkarlara göre biçimlendirilmeye çalışılıyor. Bugünün dünyasında emperyal çıkarları tehdit edebilecek sadece gerçek İslam’ın gücü, vizyonu ve içeriği var. O açıdan İslam’ın parçalara bölünerek kategorize edilmesi yeniden tanımlanması icap ediyor. Daha doğrusu İslam’ın değersizleştirilmesi, itibarının sarsılması, imajının lekelenmesi ve kirletilmesi suretiyle bunu yapmak istiyorlar, ama bir diğer taraftan Müslümanlar da bu İslami bütünü gereği gibi temsil edemiyor. Çünkü modern zamanlar boyunca İslami bünye paramparça edildi. Her parça çok bencil, kibirli, narsist, problemli ve her parça kendi tarzıyla büyüleniyor. Parçalar patolojik parçalar haline geldiği için parçalar arasında da bir bütünlük/iletişim/etkileşim sağlanamıyor. Ayrıca her parça kendisini bir bütünün yerine koymak gibi bir sapkınlığı da temsil ediyor. Ama bütün bu parçaların karşısında Müslümanların özellikle küresel çağda yeni bir tercihte bulunmaları gerekiyor. Küresel, emperyal irade karşısında bu parçalar nasıl tutunabilirler? Bu konuda sizin kuşakların kışkırtıcı sorular sorarak kalıcı cevaplar bulması gerekiyor. Küresel/emperyal/seküler bir irade karşısında bu parçalar hiç bir şey ifade etmiyor, hiçbir şekilde bu gelişmeler karşısında tutunamıyor, tutunmadıkları için küresel sistemle bir şekilde iş tutmaya başlıyorlar. Her parça kendisine bir “meşruiyet” kazandırmak için sistemin bir tarafına tutunma ihtiyacı duyuyor. İslami bütünün kredibilitesinin, itibarının kaybedilerek, zayıflatılarak değersizleştirilmesini temin etmek amacına yönelik olarak islamofobi yeniden icat ediliyor.

Şunu unutmamak gerekiyor ki modern tarih bütünüyle ırkçılıkla malul bir tarihtir ve ırkçılıkla malul, Avrupa merkezci bir tarih olduğu halde çok kültürlülük, evrenselcilik, aydınlanma değerleri gibi kavramlar aracılığıyla modern uygarlığın ırkçı tarafı sürekli olarak göz ardı edilebilmiştir. Yani modern tarihte hiçbir zaman İslam dünyası toplumları bu ırkçı değerlendirmelerin dışında tutulmamıştır. Şunu hatırlamak gerekiyor ve bunun çok konuşulması, çok tartışılması gerekiyor: Kolonyalistler İslam dünyası toplumlarını sömürgeleştirmeden önce onların zihin dünyalarını sömürgeleştirdiler. Sömürgeleştirilen zihnin içerik üretmesini, isyan üretmesini, özgünlük üretmesini, bağımsızlık üretmesini ve bağımsız bir çerçeve üretmesini engellediler. Modern tarihte zihinsel sömürgeleştirilmeye, kültürel sömürgeleştirilmeye politik sömürgeleştirilmeye karşı yalnızca İran’da devrim oldu. Yani İslam Devrimi modern tarihte, son 500 yılda cereyan eden tek farklı ve özgün şey. Devrimin bugün hangi noktada bulunduğunu tartışmak daha ayrı bir tartışmanın konusu olabilir, fakat bunu söylemek çok önemlidir. Devrim modern tarih açısından çok önemli olduğu için Müslümanlar bugün devrimin önemini konuşmak yerine, tartışmayı mezhepçi karşıtlıklar bağlamına indirgemek suretiyle, o devrimci duyarlılığa gölge düşürmüşlerdir.

İslamofobi noktasında, bir dışarıdan dayatılan etkiler var, bir de yaşadığımız içsel sorunlar var. Biz bu içsel sorunları hiç konuşmuyoruz, bunları konuşmamız lazım. Düşünce hayatı, kültür hayatı, edebiyat-sanat hayatı, dini hayat, akademik hayat, ilahiyat fakülteleri, diyanet işleri başkanlığı vs. gibi bütün kurumları kastederek söylüyorum.  Aziz İslam çok eksiksiz bir şekilde çok sistematik bir vulgarizasyona ve mistifikasyona tabi tutulduğu halde bu gelişmeler, bu süreçler hiçbir zaman bu sözünü ettiğimiz kesimler tarafından tartışılmamıştır, tartışılmamaktadır. İslam’ın vulgarizasyona ve mistifikasyona tabi tutulması demek, İslami bütünlüğün dışında, İslam’ı mistik boyutlar, batıni boyutlar, estetik boyutlar vs. gibi sadece tek boyuta indirgemek, yani İslam’ı yozlaştırmak, bayağılaştırmak, kalabalıkların, büyük sürünün hoşuna gidecek bir şekle dönüştürmek amacına yönelikti. Bugün büyük sürünün ilgisini çekebilecek bir dinden bahsediyoruz. Buna aynı zamanda politik iktidarların da katkısını hatırlamak gerekir. Politik iktidarlar da sayıların ilgisini çekebilmek için bu vulgarizasyon ve mistifikasyona karşı hiçbir şey yapmamışlardır. Çünkü demokrasilerde sayılar önemlidir. Demokrasiler sayıların ilgisini kaybetmemek için her türlü popülizme, her türlü hamasete, her türlü yalana ihtiyaç duyarlar. Onun için bugün, bu tablo İslamofobiyle savaşamaz. İslamofobiyle savaşmak özellikle genç kuşakların bütünlüğe ilişkin yeni bir duyarlılığı, yeni bir dili, yeni bir kültürü, yeni bir bilinci oluşturmasını gerektirir.

Ümmet bugün paramparçadır, ama bu parçaları yargılamak ve bu parçalarla savaşmak yerine, bu parçaları ortaya çıkaran tarihsel nedenleri anlamak gibi bir sorumluluğumuz olmalı. Eğer bu parçaları ortaya çıkaran tarihsel, kültürel nedenleri anlayabilirsek bunların çözümlenmesi konusunda yeni bir girişimde bulunabiliriz. Onun için biz kendimizi herhangi bir parçaya nispet etmek yerine, İslam ümmetine nispet etmek gibi sorumlulukla karşı karşıyayız. Kimse bizi herhangi bir parçaya nispet etmeye cesaret edememelidir. Öyle bir tavır ortaya koymalıyız ve bütünlüğü temsil etmeliyiz. Yani Sünni, Şii, selefi vs. gibi parçalara iltifat etmeksizin bütüne ilişkin “neler yapmalıyız”ı ortaya koymalıyız.

Bugün aynı zamanda bir mezhepçilik travmasının da yaşandığı bir gerçektir. Bu hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz. Mezhep travmalarının, çatışmalarının, gerilimlerinin, karşıtlıklarının hangi mezhep adına yapılıyor olursa olsun mazur ve makul görülebilir bir yanı asla ve kat’a yoktur.  Şu ya da bu mezhebi insanlar seçebilirler ama kendi mezheplerini mutlaklaştıramazlar, dokunulmaz kılamazlar, ebedileştiremezler. Çünkü kendi yorumlarını mutlaklaştıranlar diğer yorumları tekfir, tahkir ve tezyif etmiş olurlar. Bu da ümmet bütünlüğüne zarar verir.

Bugün İslamofobi karşısında kültürel, entelektüel, zihinsel bir direnç gösteremiyoruz çünkü İslamofobiyi güçlendiren, kendini İslam’a nispet eden barbarlıklar var. Dolayısıyla bunları ortaya çıkaran nedenler üzerinde de konuşmak gerekiyor. Yani İslam’ı tek boyuta, sadece literalist yorumlara indirgeyen bir barbarlık biçimi var. Bu literalist yorumu aşmak gerekiyor. Tek boyuta indirgeyen hiçbir yorumu kabul etmemek gerekiyor ve bütün boyutları bir araya getiren sizin kuşağınız, Erdemli Gençlik, bütün boyutları bir bütünlük içinde bir araya getiren bir entelektüel devrime, zihinsel devrime öncülük edebilir. Buradan yola çıkılabilir. Onun için İslamofobiye hayat veren bir şey var… Bu kabul edilebilir bir şey değil. IŞİD örneğinde görülebileceği gibi… IŞİD önümüzdeki yüz yıl daha bu İslamofobi politikalarına dayanak teşkil edecektir. İslamofobi meşruiyetini bu IŞİD benzeri aşırılıklardan alacaktır. Onun için bizim her şeyden önce zihinsel bir devrime ihtiyacımız var. Şunun bilinmesi gerekiyor:  Biz şu anda kendi yolumuzda değil, kolonyalistlerin bizim için açtıkları yollarda yürüyoruz.

Küreselleşmeden, neoliberal kültürden, yeni bir emperyalizm türüyle karşı karşıya olduğumuzdan bahsettik. Toplumsal ve kültürel politikalar hayatımızın bütün alanını kuşatmış durumda, fakat aile gibi cemaat gibi bir takım kurumlarımız var ve bu kurumlarda nispeten bir mücadele sürüyor. Bu topyekûn kuşatmaya karşı nasıl direnebiliriz ve bu noktada aile, cemaat ya da diğer İslami kurumların işlevi nedir?

İslami manada ailenin, cemaatin çok ciddi bir şekilde bir erozyonla karşı karşıya olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü hem aile hem cemaat ve diğer İslami kurumlar televizyon yoluyla küresel süreçlere dâhil edilmişlerdir. Bu şu demektir: Propaganda yoluyla, manipülasyon yoluyla hem aile ele geçirilmiştir hem cemaat ele geçirilmiştir. Şöyle bir örnek vereyim size: Evimizin mahremiyetine bir saldırı vaki olduğunda çok derin bir sarsıntı yaşarız, alt üst oluş yaşarız ve buna bir şekilde karşılık verme ihtiyacı duyarız, şiddetli tepki gösteririz. Şunu hatırlayalım; 200 yıldan beri zihinsel dünyamızın mahremiyetine yönelik saldırılar yaşıyoruz.  Zihnimize yönelik saldırılar yaşadığımız halde; İslami düşünce hayatı, kültür hayatı, entelektüel hayatı, akademik hayatı bu saldırılara yanıt vermiyor.  Şimdi hepimiz her gün evlerimizde medya aracılığı ile medya uyuşturucuları alıyoruz, zihinsel bir manipülasyona tabi tutuluyoruz.

Bugün cemaat dediğimiz olgu bir düşünce içermiyor, sadece propaganda içeriyor. Cemaat kendisini propaganda yoluyla kanıtlamaya çalışıyor; bilgi yoluyla değil, bilgi üreterek değil, içerik üreterek değil, filozof üreterek değil, entelektüel yoğunluk üreterek değil, nitelik üreterek değil. Çünkü cemaatler ya sayılarını çoğaltmaya çalışıyorlar ya da paralarını çoğaltmaya çalışıyorlar. Bunu yapmaları için yoğun bir propaganda gerekiyor; bilgi değil. Bugün bir diğer taraftan da yine “demokratik teamüller” sebebiyle sadece ve sadece herkes sayılara hitap ediyor. Sayılara hitap etmek için İslam’ın temel esaslarından ödün vermeniz gerekiyor. Sayıların dikkatini çekmek için masallar anlatmanız gerekiyor, menkıbeler anlatmanız gerekiyor, efsaneler anlatmanız gerekiyor, rüyalar anlatmanız gerekiyor.

Cemaat düşünen adamlardan, üreten adamlardan, tartışan adamlardan, merak eden insanlardan oluşur. Tek tipleştirilmiş bir topluluğa cemaat denilemez. Taklit eden bir topluluğa cemaat denilemez. Evvela hepimizin şunun bilincinde olması gerekiyor: Taklit eden bir kültür, taklit eden bir toplum hiçbir zaman, hiçbir şekilde ve hiçbir suretle nihai hakikate ulaşamaz. Çünkü taklit eden bir kültür sorgulama yapma ihtiyacı duymaz, eleştirel dikkate ihtiyaç duymaz. Onun için bugün aile de kendisini savunamıyor. Ailenin kendisini savunabilmesi için televizyon aracılığı ile evimizi işgal eden Amerikan kültürüne karşı direniş göstermesi gerekiyor

Genç olmak ne demektir? Türkiye bağlamında kendilerini Müslüman olarak tanımlayan gençlik hareketlerinin küresel dayatmaya karşı sahip olması gereken zihinsel ve ahlaki donanımlar nelerdir? Yeni bir başlangıç adına ilk olarak yapılması gereken nedir?

Önce gençliğin düşünmekle başladığını söylemek gerekir. Daha doğrusu gençlik düşünmekle, sorumluluk almakla, üretmekle, tartışmakla, merak etmekle, hayret etmekle ve eylemde bulunmakla başlar. Takvim yaşınız ne kadar genç olursa olsun, eğer düşünmüyorsanız genç olamazsınız. Bir diğer tarafta genç kuşakların bir başka şeye cesaret etmesi lazım: Bizim kuşakları aşan bir perspektife sahip olmak. Genç kuşakların yeni bir dil kurmaya cesaret etmeleri lazım. Bu, daha önceki kuşakları reddetmek, onları hafife almak anlamına gelmez. Ehliyet ve liyakat sahipleriyle her zaman bir düşünce alışverişinde bulunabiliriz, ama onların bizim ufkumuzu kapatmasına fırsat vermemeliyiz. Genç kuşakların öncelikle kendilerine rehberlik edecek karizmatik kişiler gibi putları olmamalı.  Gençlerin, kendilerine rehberlik edecekleri dostları olması gerektiğine önem vermeleri gerekir. Gençler kendilerine rehberlik edeceklerini düşündükleri insanları en güzel dili bularak eleştirebilecekler, eleştirmeleri gerekiyor.

Bizim gençlere yönelik bir çağrımız var. Öteden beri diyoruz ki: “Bize gelmeyin kendinize gelin.” Bize gelmek demek, şu veya bu cemaate kapanan bir genç adam bütün dünyayla temasını kesiyor ve tek kişinin ufkunun sınırlarına kendisini kapatıyor. Kâinat/varoluş/insanlık tek kişinin ufkuna/aklına/bilincine sığmayacak kadar geniştir ve kapsamlıdır. Onun için genç adamın şiarı şu olmalıdır: Genç adam, genç topluluk tek akla, tek boyuta, tek bağlama, tek etnik aidiyete, tek mezhebe, tek hizbe kapanmamalıdır. Zaten ümmet olmak da bu demektir. Genç adam akılları çoğaltmanın yollarını bulmalıdır. Genç adamın bir kişiyi taklit ettiğini düşünün.  Bu düşünsel intihar anlamına gelir. Siz yeryüzünde var olmak ve sorumluluk almak üzere bulunuyorsunuz. Sizler bugünün gerçekliğini sizden öncekilerden çok daha kolay anlayabileceğiniz bir enformasyon çağında, iletişim çağında yaşıyorsunuz. Dolayısıyla bu, bizim kuşaklardan daha farklı bir noktada bulunuyorsunuz demektir. Elinizde daha geniş imkânlar var demektir. Onun için ufkunuzu tek adamların, tek yorumların, tek boyutun kapatmasına izin vermemelisiniz. Genç olmak demek bu demektir. Bunu da en güzel şekilde yapmanın yollarını bulmalısınız. Yani namımız yürüsün diye yapmak yerine Allah’ın namı yürüsün diye yapmak, benmerkezcilik yapmamak, diğerkâm olmayı başarmak, herkese açık bir zihinsel bir dikkate, inceliğe sahip olmak, içimizin herkese açık olmasını sağlayabilecek bir hassasiyete açık olmak, herkesle konuşacak şekilde dosyalarımıza, düşüncelerimize hâkim olmanın yollarını bulmak, herkese açık bir perspektife sahip olmak gibi sorumluluklarımız var. Onun için genç olmak, genç kalmak demek kimseyi taklit etmeksizin, tekrar etmeksizin, putlaştırmaksızın, yüceltmeksizin ilim sahipleriyle, ehliyet ve liyakat sahipleriyle görüş alışverişinde bulunarak gerektiğinde onları da aşma iradesini göstermekle başlar. Eğer siz birisi tarafından ufkunuz kapatıldığında buna itaat ediyorsanız genç olmayı kaybedersiniz. Mesela ben 73 yaşındayım. Siz beni farz-ı muhal taklit etmeye kalkışsanız 73 yaşına gireceksiniz.  Bu kabul edilebilir bir şey değildir. Tecrübe sahiplerinin görüşlerinden yararlanılabilir, ama siz 73 senesinden sonrakilere nüfuz etmek gibi bir perspektife, vizyona sahip olmak durumundasınız. Bizim zamanımıza özgü gerçekliklerle sizin zamanınıza özgü gerçeklikler kuşkusuz birbirinden çok farklı. Onun için herhangi bir yazarı, herhangi bir düşünürü daha çok kendi zamanlarının nabzını tutarak değerlendirmek gibi bir ilkeniz olmalı. Tek yazara, tek düşünüre, tek üstada, tek politik lidere bağlanarak bir topluluğun hayatını sürdürmesi demek kader kurbanı olması anlamına gelir.

Türkiye bağlamında konuşuyoruz. Bugün Türkiye’de pek çok topluluk bu tarz bir tercihte bulunduğu için kader kurbanı noktasındadır. Onun için genç adam insanlık çapında; düşünmekle, üretmekle,  insanlığın nabzını tutan bir dikkate sahip olmakla sorumludur. Çünkü bugün dünyayı takip etmek her çağdan çok daha kolay bir noktada bulunduğumuzu gösterir. Anında iletişimin sağlandığı bir dünyada sadece bilginin mahiyeti hakkında tevhidi bir duyarlılığa sahip olmak yeter. Bunu sağladığımız takdirde pek çok şeyi başarabiliyoruz.

Genç olmak demek yeniden başlamak demektir. Kendisini herhangi bir zihinsel hapishaneye kapatmamak demektir. Kendinizi herhangi bir zihinsel hapishaneye kapattığınız andan itibaren genç olma liyakatine veda etmiş olursunuz.

Bugün İslam dünyası şeyh, propagandist, hocaefendi ürettiği kadar âlim, aydın, filozof üretmiyor. Batı’da üretilen bilginin -niteliği bir yana- hacmini dahi kıyaslayabilecek durumda değiliz. Üretilen bilgiyi takip edecek düzeyde dahi bulunmuyoruz. Dolayısıyla bizim bu bilgiyi eleştirel bir dikkatle sorgulayıp, aşıp muhalif bir düşünce ve bilinç üretmemiz nasıl mümkün olacak. Bunu imkânı nedir?

Önce şunu kabul etmemiz gerekiyor: Modern batının ürettiği bilginin ırkçı, sömürgeci ve yanlı bir bilgi olduğunu olayları yaşayarak öğrendik. İthal ettiğimiz bilgiyi ayrıca yeni bir değerlendirmeye tabi tutmadık. Merhum İsmail Raci Faruki’ nin bir projesi hayata geçirilmeye çalışılmıştı: Bilginin İslamileştirilmesi. Genç adamlar bilginin İslamileştirilmesi konusunda ne yapabilirler? Yeni bir başlangıç yapabilirler. Mesela biz bugün bulunduğumuz konumun İslami bir konum olduğunu iddia şundan dolayı iddia edemeyiz: Biz ontolojik ve epistemolojik bir emperyalizme maruz kalıyoruz. Siz hepiniz üniversite öğrencisisiniz. Orada bilgiyi seküler bilgi olarak alıyorsunuz. Varoluşu da seküler bir bağlamda öğreniyorsunuz. Yani hem bilgiyi hem varoluşu ilahi vahye nispet edemiyorsunuz. Batı, sömürgecilik yoluyla kendi modelini mutlaklaştırdığı için, kendi modelini kutsallaştırdığı için dokunulmaz kıldığı ve eleştiriden muaf kıldığı için aslında en büyük diktatörlük Batı modelinin diktatörlüğüdür. Çünkü farklı bir modele hayat hakkı tanımıyor. Onun için İslam Devrimi farklı bir modelin mümkün olabileceğini kanıtlamış olması açısından çok önemlidir. O açıdan önce zihinsel bir devrime cesaret etmekle bu gerçekleştirilebilir. İslam dünyasında bilgi üretimi ne zaman ve neden durdu? Neden zihinlerimiz taşlaştırıldı? Bunu gerçekleştiren irade neydi? Yani özellikle içtihat kurumu nasıl gündemden çıkarıldı? Neden İslam dünyası toplumları birkaç yüzyıldan beri düşünme kaygısı taşımıyor? Sadece geçmişi tekrar ederek, geçmişi tüketerek yaşamaya devam ediyor. Bunun nedenleri ne? Kışkırtıcı sorular sormanız gerektiğini söyledim. Bu noktadan hareketle kışkırtıcı sorular sormaya devam edebiliriz. Neden biz tarihin dışına sürüldük? Neden tarihin nesnesi haline geldik? Neden biz bugünün tarihinin öznesi değiliz? Hâlbuki yeryüzüne gönderilişimizin nedeni tarihin öznesi olmak içindir. Tarihin/toplumun/siyasetin/bilginin öznesi olmak için biz yeryüzünde bulunuyoruz. Allah’ı temsil etmek, O’nun hakikatini temsil etmek ilahi hakikatin bilincinde ve farkında olarak yaşamak demektir. Biz bugün yaşadığımız şeyin bilincinde ve farkında değiliz. Çünkü hepimiz seküler bilginin iktidarı tarafından araçsallaştırıldık. Bir Müslüman için seküler bilginin iktidarı tarafından araçsallaştırılmış olmaktan daha vahim bir akıbet olamaz.

Biz buna rağmen, bu vahim akıbetle şu anda ünsiyet peyda etmiş durumdayız. Onunla iç içe yaşıyoruz. Seküler bilgi için üniversitelere koşuyoruz. İslami bilgi için değil. Üniversiteler bizi onurlandırıyor. Yani seküler bilgi bizi onurlandırıyor. Seküler bilginin bizim için tayin ettiği derecelerle kendimizi kanıtlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla o zihinsel sömürgesizleştirme fevkalade hayati bir önem taşıyor. Çünkü seküler bilginin iktidarı İslam’ın değersizleştirilmesi anlamına geliyor. Sekülerizm İslam’ın, dinin değersizleştirilmesidir. Laiklik de dinin devlet aracılığıyla sınırlandırılması anlamına gelir. Sekülerizm ile laiklik birbirinden farklı şeylerdir. Sekülerizm dini değersizleştirirken, itibarsızlaştırırken laiklik onu devletin tayin ettiği sınırlar içerisine hapsetmekle alakalıdır. Dolayısıyla genç kuşakların her şeyden önce hem geçmişe doğru hem moderniteye doğru eleştirel bir dile/dikkate/sıra dışı bir bilince/ufka/sorumluluğa sahip olmaları lazım. Geçmişi muhafaza etmeye kalkışmak bir tür zihinsel kötürümleşmeye tabi tutulmak demektir. Bugün bize muhafazakâr kesimler deniliyor. Biz muhafazakâr değiliz. Neyi muhafaza ettiğimizin, neyi muhafaza etmemiz gerektiğinin farkında ve bilincinde olmamız gerekiyor. Bu açıdan evvela modern bilginin, seküler bilginin, rasyonalist bilginin niteliği üzerinde sizin kuşaklarınız eleştirel çözümlemeler yapabilir. Bir taraftan moderniteyi kutsallaştırırken geleneği bütünüyle reddediyoruz ya da tam tersi geleneği kutsallaştırırken moderniteyi reddediyoruz. Bir zihinsel karmaşa içinde yaşıyoruz.  Önce sizin kuşakların, sizin hareketinizin örneğin, bir araştırma merkeziniz olmalı. Bir düşünce merkeziniz olmalı. Bir enformasyon merkeziniz olmalı. Orada sistematik çalışmalar yapan sürekli kadrolar olmalı. Bunlar bu sözünü ettiğimiz güçlükleri pekâlâ aşabilirler ve aşmalıdırlar.

Son olarak, gerek siyasi iktidarlara, gerek manevi iktidarlara karşı eleştiri getirirken, tavır alırken nasıl bir dil kullanmalıyız? Bu dili belirleyecek bir ortak aklımız da olmadığı için savruk bir konumdayız. Eleştirel ve yapıcı bir dil nasıl mümkün olabilir?

Kitabı Kerim en güzel dili kullanmamızı istiyor. En güzel dil edebiyatın, hikmetin, felsefenin, niteliğin dili olabilir. Zaten en güzel dili bulmazsak aramızda hiçbir zaman bir mutabakat olmayacak. Çünkü eğer eleştirel dil yıkıcı bir dil olursa hiç bir zaman biz farklı yorumlarla bir araya gelemeyeceğiz. Bizim farklı yorumlarla bir araya gelmemizi sağlayacak şey o dilin güzelliği olacak. Bunu pekâlâ sağlayabiliriz. Bu da niteliğin, yoğunluğun, derinliğin dilidir. Bunun çaresi bütün boyutları bir araya getiren ve adalet üzere hareket etmeyi şiar edinen bir topluluğun dilidir. Bu dil asla ve kat’a bencilliğin dili olmamalıdır. Yani birini reddederken diğerini kutsayan bir dil olmamalıdır. Ortak bir gelecek adına, ortak vizyon adına bu eleştiriler yapılabilmelidir. Ümmetin hayatiyeti adına yapılabilmelidir. Allah’ın hatırı için yapılabilmelidir. Dostlarımızın hatırı için değil Allah’ın hatırı için bir dil ortaya koymakla yükümlüyüz. Onun için özetle, niteliğin dilini, bütün boyutların dilini, bütünlük bilincini öne çıkarmak; hakkaniyet, incelik, rıfk, mülayemet, merhamet sahibi olmak… Bütün bunları bir araya getiren bir eleştirel dile ihtiyacımız var. Bununla bu sonuçları istihsal edebiliriz.

Yolunuz, gönlünüz, bilinciniz, ufkunuz, dostluğunuz mübarek olsun. Rabbim sizlere her zaman en güzel düşünceleri ilham etsin, en güzel dostlukları ilham etsin. Rabbim çabalarınızı aziz kılsın.  Rabbim size çabalarınızda katından engin kolaylıklar versin. İçine doğdunuz her an inşirah içinde olun.

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir