Allah Hakkında Adil Olmak

Paylaş

Sahabe ile Hz. Peygamber (as) bir gün En’am suresi üzerine konuşmaya başlarlar. Bahse konu olan ayette iman edip de imanına zulüm karıştıranlar anlatılır. (En’âm/82) Sahabe bu konuda hemen bir korkuya kapılır. İmana zulüm karıştırmak ne demektir? Nasıl bir hal insanı buna sürükler ve imanı tehlikeye sokar? Peygamber (as) cevap olarak Hz. Lokman’ın (as) oğluna öğüt niteliğinde sözleriyle karşılık verir: “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma, şüphesiz şirk en büyük zulümdür.”

Şirk koşmak imana yapılan bir zulüm olarak nitelendirilmiştir. İmana mesele olan konu da Allah olunca adil bir iman, neyi gerekli kılar? Bunun üzerine düşünmek gerekebilir. İmanın adalet boyutunu da ele almak konuyu tamamlayıcı olacaktır.

“Zulüm, hakkı yerli yerine koyamamak, yer ve zaman, nitelik ve nicelik olarak yanlış yapmak ve sapıklığa düşmek, az veya çok tecavüzde bulunmaktır. Bu anlamda zulmün karşıtı adalettir. Adalet ise, her şeyi yerli yerine koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak demektir.” (1)

Zulüm, varlık sahasında düzeni bozan faaliyettir. Bu bozulmayı da insan yapmaktadır. Toplum ve kâinat dengesini insan eliyle meydana getirilen zulüm bozmaktadır.  Allah’ın emanetini yüklenen insan, bunun gereğini yerine getirmediği için zalim ve cahildir. (Ahzâb, 72) Hâlbuki yüklenen emanet, yeryüzünde dengeleri kuran, doğru yolu gösteren, insanın hidayet kaynağıdır. İnsan, emaneti yerine getirmediği için, önünü aydınlatan nuru ve emin olma özelliğini kaybeder. Bundan dolayı karanlığa yol açtığı için zalim, emanetin gereğini ve kıymetini bilmediği için de cahil olur.

Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde zulmün çeşitli boyutlarını görmekteyiz. Bunlardan bir tanesi de Allah’a karşı işlediği zulümdür. Bu, insanların Allah’a şirk koşmaları veya küfre girmeleridir. Kur’an’ın birçok ayetinde zulüm, kâfirlerin özelliği olarak geçmektedir. Kur’an, birçok yerde kâfirler ve müşriklere zalimler demektedir.

Allah’ı yok sayıp yeryüzünde tanrılığa soyunmanın adı da zulümdür. Bunun Kur’an’da tipik örneği Firavun ’dur. İlahi otoriteyi yok sayıcı Allah’tan gafil her türlü durum zulüm içerisine girmektedir. (Enbiya/29) Allah’ın, “Resulüme itaat bana itaattir.” dediği peygamberine karşı her türlü yok sayma, kabul etmeme, fonksiyonsuz kılma da zulümdür. (Hûd/37) Kendi putunu aşamayıp hevasını ilah edinenler de zulüm içerisindedir (Rûm/29) Allah’ı bırakıp onun haricinde bir ilah edinenler ve ona ibadet edenler de zulmetmiş olurlar. (Sâffât/23) Allah’a iftira atmak, Onun adına din uydurmak da zulümdür. (Âl-i İmrân/94)

Muhakkak ki şirk, Allah’ın sadece yaratıcı yönüyle sınırlı bir durum değildir. Aynı zamanda onu yöneten, terbiye eden oluşuyla da tanımak, görmek ve birlemek imanı zulümden beri kılmaktır. Deizmden farklı olarak İslam dininde Allah, varlık âlemi üzerinde tam yetki sahibidir. Allah’ı varlığına gereğince inanmak, her şeyin O’ndan geldiğini ve O’na döneceğini bilmek, her şey O’na muhtaçken O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını idrak etmektir.  Bu aynı zamanda Allah’ın kulları üzerindeki haklarıdır. Bu haklara riayet göstermek Allah hakkında adil olmanın, hakkı olana hakkını vermenin de bir gereğidir. Tevhidin hakikatini anlayabilmek de burada saklıdır.

İnsan tabiatı gereği müteal/aşkın bir varlığa inanma ihtiyacı duyar. Bu insanlık tarihi boyunca değişmeyen bir gerçektir. Kimi zaman bu gerçek özünden koparılıp insanın kontrol edemediği, güç yetiremediği doğa olaylarına aksettirilirken; kimi zamanda bizatihi şeytani fısıltılara yöneltilmiştir. Nübüvvetin temelini de bu kulluk ihtiyacını ıslah etmek, tek ve yegâne varlık olan Allah’a ibadete çağırmak oluşturmuştur. Resuller daima bir olan Allah’a kulluğa çağırıp insanları bu esas üzerinde birleştirmeye çalışmışlardır. Allah haricinde kendilerine güç ve yetki atfeden tüm varlıkların reddi sağlanmıştır.

Varlık âlemine bakıldığında ayetlerde de ifade edildiği gibi her şey bir düzen dâhilinde ahenkle yaratılmıştır. Bu düzen insanın hizmetine sunularak ona halifelik lütfedilmiş ve sorumlu kılınmıştır. Bu ahengi sağlayan şey, her şeyin tek bir varlık elinden çıkmasında saklıdır. İnsanın da bu ahenge dâhil olabilmesi Allah’a kulluğunu teslim edebilmesinden geçer.

İnsanın kafasını en çok meşgul eden soru dünyadaki varlık nedenidir. Bu ontolojik soruyu nasıl cevapladığına göre de insan fıtratına yaklaşır veya uzaklaşır. Müslüman bir kimsede bu varoluş amacı dünyanın boşa yaratılmadığını, heva ve hevese hasredilemeyecek kadar önemli bir varlık nedeni olduğunu bilip yaratılanların aşarak o ilahi varlığı tanımak olarak cevap bulur. “Bu gaye insanda iki boyutta devam eder. Aşkın ve doğal boyut. İlk boyut ikinci boyutu yönetecek değerler rehberliğine ulaşırsa ve ondan kaynaklanmayan her türlü eylem kılavuzluğunu reddederse tevhide ulaşmış olur. Yani tevhit, insanın ahlaki olmayan rehberliği reddetmesidir.” (2)

Dinin anlam dünyasına kelime-i şehadetle, yani tevhidle gireriz. Tevhid, imanın özünü oluşturur ve tevhidi kuşatacak daha üst bir değer olmadığı için hiçbir esas onun yerini alamaz. Her şeyin Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti ile meydana geldiğini bilmek olan tevhid, dini tecrübenin de özüdür.

İslam düşünce tarihi boyunca tevhid hakkında birçok tartışma cereyan etmiştir. Allah’ın zatının ve sıfatlarının birlikteliği, fiililerinin nasıl oluştuğu, sıfatların varlığı kelam mezheplerince tartışılagelmiştir. Öyle ki kelam ilmi kendini bu konuya hasretmiştir diyebiliriz. Mutezile gibi kendini tevhidle isimlendiren mezhepler bile kurulmuştur. Yani tevhid anlayışındaki farklılaşmalar mezhep boyutunda ayrılıklara bile sebep olmuştur. Mahiyeti gereği anlaşılması zor bir konu olan tevhid, ilmi yönü olmasıyla birlikte konunun derinliklerine inildiğinde bilgi yollarında da bir ayrıma gitmek zorunlu olabilir. Çünkü içeriği ilahi olan bir konuyu hak ile idrak etmek belki de onda hakka’l yakin olmayı gerekli kılmaktadır.

Allah hakkında adil şahitler olun

“Allah adaleti ayakta tutarak, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilah olmadığına şahitlik ettiler.” (Âl-i İmran / 18)

Ayette Allah, melekler ve ilim sahipleri Allah’ın varlığına adalet üzere şahitlik ediyorlar. Yani şahitliğin hakkını yerine getirerek ve şahit oldukları konunun önemine hassasiyet göstererek adil bir şahitlik söz konusudur. “Adaleti ayakta tutarak” ibaresi farklı çevirilere müsait bir dil bilgisine sahiptir. Ayetteki şahitliğin konusunu, Allah’ın adaleti olarak anlayanlar olduğu gibi, adalet ile ilgili kısmı hal cümlesi olarak görüp Allah’ın adil olmasından ziyade, şahitlikte adil olmak diye anlayan müfessirler de olmuştur. Tabatabai, bu ayeti şöyle izah ediyor. “Yüce Allah’ın adaleti O’nun zatına ve ulûhiyetinin tekliğine tanıklık ediyor. Yâni, adaleti, bizzat sabittir ve O’nun birliğini ispatlamaktadır. Daha açık bir ifadeyle; bizler tanıklık eden bir kimsede adaleti şunun için göz önünde bulundururuz: Tanık normal hayat yolu üzere olsun, fıtrat yolunu izlemiş olsun, ifrat ve tefrite eğilim göstererek bir eylemi ait olmadığı yere koymasın. Böylece adalete uygun tanıklıkta bulunduğu zaman, yalan ve iftiradan yana güvencede olunur. Doğruyu esas almak ve yaratılış yasasına uygun hareket etmek, insanın adil olmasını gerektirir. O halde Allah’ın fiili olarak nitelendirilen evrene egemen olan ve evrensel fenomenlerin de ince ayrıntısına kadar hareketlerini yönlendiren sistem, salt adalettir. Eğer herhangi bir işte insanı Allah’tan müstağni kılacak bir ilah olsaydı, varoluş düzeni mutlak adalet olmazdı. Tam tersine her ilahın yaptığı kendi açısından, öntasarımı ve eylemi çerçevesinde adalet olurdu.” (3)Tabatabai’nin üzerinde durduğu birkaç husus var. Bu hususlardan ilki, bir kimsenin adil şahit olabilmesi için ifrat ve tefritten uzak, nefsin marazlarından kurtulabilmiş olması gerekiyor ki; o kişinin şahitliğine itimat edebilelim. Allah’ın ulûhiyetine şahitlik edenlere baktığımızda da adil şahitliğin kimlerde gerçekleştiğini görebiliriz. Allah, melekler ve ilim sahipleri… İkinci husus Allah’ın yeknesak bir düzeni adaletin üzerine kurduğudur. Öyle ki bu sistemde adalete mebni olmayan bir şey bulunamaz; böyle bir durum söz konusu olmadığı için de, bu yaratılış yaratıcının tekliğine işaret eder. Çünkü evreni ayakta tutan başka bir kıstas olursa kaos kaçınılmaz olur. Eğer kul da varlık alanında uyumlu bir şekilde yaşamak istiyorsa adil olmalı ki eylemleri ait olduğu yeri bulsun ve bir bütün tamamlansın. Yani Allah’ın birliğine adil şahitlik etmek için adil bir insan olmak gerekir. Adalet ise sadece cüzde görünen bir kavram değil, yapısı gereği külli bir şekilde gerçekleşmesi gerekir. Allah da düzeni adalet üzere yarattığından tevhidin hakkı gereği adil olmak gereklidir.

Adil insanı tanımlarken adaletin salt bir erdem olmadığını bilmek elzemdir. Yukarıda da değinildiği gibi bütünü kuşatan bir kavram olduğu için insanda ortaya çıkabilmesi için bazı ön şartlar gerekebilir. Hikmet, cesaret, iffet ve adalet diye anılan dört temel erdemden olan adalet, diğerlerinden farklı olarak diğer erdemden sonra kişide ortaya çıkar. Yani bir kişi cesur değilse veya iffet anlamında eksikleri varsa ya da hikmetten yoksun ise adaletli de olamaz. Yine yukarıda alıntılandığı gibi nefsin aşırı yönleri törpülenip mutedil bir seviyeye ermesi gerekir. Çünkü adaletin hakkını vermek de kolay değildir. Mutlak adil olan sadece Allah olduğundan Allah’ın nurundan nasiplenmedikçe o hikmete erişmekte çok mümkün sayılmaz. Nefsin kemale ermesi de arınmakla mümkündür. Nefis arındıkça dünyadan üzerine bulaşan kirler, kişiden buharlaşır ve nefs hafifleyerek yükselişe geçer. Bu yükseliş yönü asıl olan yerine doğrudur. Yani nefs aslına rücu eder ve itminana ulaşır. Bu duruma ulaşan nefste belli haller zuhur eder. İki dünyaya aitlik söz konusu olur. Manevi nimetlerle rızıklandırılır. İbn Tufeyl hakikate ulaşmak isteyen nefsin hallerini anlatırken bunları söze dökmenin çok mümkün olmadığından bahsediyor. Ancak insan o hallere ulaşırsa bu durumu idrak edebilir. İbn Sina bununla ilgili olarak nefsi arındırmak ile başlayan sürecin Hak’ta son bulmasını şöyle tasvir etmiş: “Riyazet insanı terbiye ederek ve ahlakını temizleyerek öyle bir seviyeye ulaşır ki uzaktan görünen ışık gibi bazen parlar, bazen söner. Hakikat nurundan ara sıra azıcık aydınlık gözüne ilişir. O aydınlığı görmekten zevk ve lezzet alır. Nefsini kötü ahlaktan temizlemeye devam ettikçe aydınlıklar çoğalır ve büyür. Gözü aydınlığa iyice alışır ve bakışında meleke kazanır. Riyazette olmadığı zamanlarda bile o haller, o nurlar gözünde tecelli eder.  O hakikat nuru her parlayışta insan cenabı hakka doğru bir basamak daha yükselir ve her yükselişte kendi haline ait gizli ve karanlık noktalara işaret etmekten kendini alamaz. Sonunda da kişi öyle bir dereceye ulaşır ki, her göz açışında, her zerrede hakkı görür. Ondan sonra sevgilisiyle sabit bir tanışıklığa (marifet) ve yakınlığa ulaşır. Hayreti sükûnete dönüşür. En sonunda cilalanmış bir ayna gibi, hak karşısında yerini alır. İşte o vakit, ulvi lezzetler kendisine akın etmeye başlar. Hakk’ın eserlerini görerek rahata kavuşur. Cenab-ı Hakk’a tecelligah olduğu için nefsiyle uğraşıp didişmesi sona erer. Ne ki bu aşamada iki arada bir derede oluş halinin belirtilerinden tamamıyla kurtulmuş değildir. Bazen nefsiyle, bazen Cenab-ı Hakk ile meşgul olur. Bu devreyi geçtiği zaman artık nefsi aradan çekilir ve sadece Cenab-ı Hakk görünür. Şayet nefsini düşünecek olursa, ancak nefsinin Cenab-ı Hakk’a ayna olduğunu düşünebilir. İşte bu makamda vuslat gerçekleşir.” (4)

Allah hakkında adil olmak kişinin adil olmasından geçer. Kişinin adil olması da riyazetle mümkündür. Ancak bunları gerçekleştiren insan ilahi nasipten payidar olabilir.

Adalet; kendi nefsinde tevhidi bulmaktır.

İçinde yaşadığımız modernite her zerreye nüfus etmeye çalışırken bundan kendini uzak tutmanın imkânını konuşmak tevhidin de tamamlayıcı boyutunu oluşturacaktır. Çünkü modern hayat dinamizmini ve gücünü insanın arzu ve isteklerinden yani hevasından almaktadır. Bu arzu ve isteklerin nesnesi haline gelen insan nefsi ise tevhide ulaşmakta en büyük engeli teşkil eder. Bu anlamda içinde bulunduğumuz paradigma ile yüzleşmek insanın en temel sorunu olduğu söylenebilir. İslam’ın ön gördüğü insan -âlem – Allah tasavvuruyla, modernizmin insanı merkeze alan ve metafiziği yok sayan anlayışları beyaz ve siyah kadar farklılık arz etmektedir.  İnsanın evrenin merkezi olması ile varlığın asıl merkezi olan Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olması arasında derin farklar mevcuttur. Seküler dünya görüşü varlığı parçalar. Bu parçalanma en temelde olur. Beden ve ruh iki ayrı parça olarak görülür. Bireyler atomize bir hale gelir. Kutsal-profan, fizik –metafizik, real-irrasyonel diye ayrılan kategoriler insanın varlık görüşünü de ahlak görüşünü de parçalar. Bir tarafta dindar bir kul iken; diğer tarafta menfaati neyi gerektiriyorsa onu yerine getiren biridir. Bu durum kişiyi rahatsız etmez çünkü kodlar bu şekilde oturmuştur. “Oysa yeryüzünün ve gökyüzünün Nur’u olan Allah’a iman olan tevhidi bakış açısı içinde her bir nesne kutsal, ilahi ve aşkın/müteal bir amaca referanstır. Böyle kutsal, canlı (organik) bir evrende her bir varlık, bizi kendisiyle beraber Hakikat’in Birliği ve Mutlak Bilgi’nin kaynağı ve sebebi olan bir üst ilke’nin yüceltilmesine (tesbih) davet eder.” (5)

Allah ile kul arasında bir ahde vefa ilişkisi vardır. Kul bu vefaya ihanet etse de yine de arayış kesilmez. Sadece yerine koyduğu şey farklılaşır. Tevhidin mahiyeti değişmese de şirkin mahiyeti zamanla değişkenlik arz eder. Değişimin yönü ise insanın kendini neyle doldurduğuyla alakalıdır. Maddenin hüküm sürdüğü görünenin önem arz ettiği bir dönemde, gönlümüzde taşıdığımız putlardan dolayı tevhide de erişemiyoruz. Mutlu olmak için tüm çabalar hüsranla sonuçlanıyor. Çünkü Allah ile aramızda engeller var. Modern dönemin putları Allah’la insanın arasında engel oluyor. Oysaki insan için kolay olan zaten yaratılışta saklı olanı keşfedip nefsini parçalanmışlıktan kurtarıp tevhide ulaşmasıdır.

“Hani kıyamet günü: bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarının sırtından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutup: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Onlar da: Evet, şahit olduk, demişlerdi.” A’râf, 172. Ayet

Tevhitten uzaklaşırsak Allah’ın rahmetinden de uzaklaşırız.

 

  1. İslam’ın Temel Kavramları/ HÜSEYİN K. İNCE BEYAN YAYINLARI
  2. Daha ayrıntılı açıklama için İsmail Raci el-Faruki’nin tevhid kitabına bakılabilir.
  3. Mizan tefsiri cilt 3 s. 425
  4. Hayy ibn Yekzan ibn Tufeyl s. 13
  5. Hayy ibn Yekzan ibn Tufeyl s. 13

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir