Adalet ve Zulüm

Paylaş

Bismillahirrahmanirrahim

Hz. Âdem’in Rabbiyle yaptığı anlaşmayı unutması, ilahi bir hatırlatma ihtiyacını meydana getirmiştir.  Bu hatırlatma Rabbinin Hz. Adem’e daha evvel de vermiş olduğu kelimelerdir. Kelime, anlam olarak “yaralamak, iz bırakmak” demektir. Yani varlıkların bizde bıraktığı iz, kelime oluyor. Aynı şekilde bizim de varlıklar üzerinde bıraktığımız her iz, kelimedir. Hz. Adem’e kelimelerin verilmesi ve Allah’a “hak ve hakikat kelimesi olabilmek” için niyazda bulunanlar üzerine düşünüldüğünde bu tanım birçok kapıyı aralayan bir anahtardır esasında. Varlıklar üzerinde iz bırakabilmek, hak ve hakikatin izini bırakabilmek Allah’ın insanlara verdiği büyük bir lütuftur. Fakat bu letafet kolay elde edilebilen bir şey değildir. Ulaşılamaz olduğundan değil, bilakis fıtratımız bu nimete aşinadır. Fakat nefsimiz de bu tanışıklığa engel olmak için var gücüyle çabalamaktadır. Yapılan hatalar, unutulan sözler bizi özümüzden uzaklaştırıyor gibi görünse de merhameti yüce Allah “Ben nefsime zulmettim.” diyerek tövbe eden kulları için bunu bir fırsata dönüştürmektedir. Hak ve hakikat kelimesi olabilmek fırsatı… Hz. Adem’e kelimelerin öğretilmesi bir bakıma onu fıtratına yaklaştıran bir fırsat olmuştur. Öyle ki bu kelimeler Hz. Adem’den başlayıp tüm insanlığın ihtiyacını gideren bir başka anlaşma olarak da kabul edilebilir. Nitekim tarih boyunca insanlık bu ortak kelimeye sahip olmuştur. Hz. Adem’in kelimeleri diğer peygamberlerin de kelimeleridir. Hz. Adem’in öğretileri, örnekliği, mücadelesi diğer peygamberlerin de aynıyla hükmettiği apaçık ve dosdoğru olan İslam’dır.

“Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim’e Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini sizin için de dinden bir şeriat kıldı.”  (Şûrâ-13) 

“Biz Nuh’a ve ondan sonraki tüm peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Yine İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Ondan türeyen İsrailoğlu boylarına, İsa’ya, Eyyub’e, Yunus’a, Süleyman’a da vahyettik.” (Nisâ-163/164).

Kullarıyla arasındaki bu müzakereden dolayı merhameti sonsuz olan Allah insanı, başarısızlığa sürükleyen kendi benliğiyle tek başına bırakmamıştır. Allah, mesajlarıyla birlikte peygamberler göndererek insanların bu ebedi anlaşmayı hatırlamasına yardımcı olur.

“Andolsun biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik. Ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadîd-25)

Varlığının peşine düşen insan onu anlamlandırmak için bu bahsettiğimiz başı Hz. Adem’e dayanan kelimelerin de peşine düşmelidir. Kelimeleri anlamlandırma yolculuğu onları kavramlara dönüştürmekle devam etmelidir ki kavramlar da bizi bir düşünceye iletsin, bizde bir fikir meydana getirsin. Bu noktada ihtiyacımız olanı Kur’an bize sunuyor. Birçok kavramla bizim hayatımızda köşe taşları oluşturuyor. Bunların en önemlilerinden biri de adalet kavramı.

Yüce Allah, tüm risaletleri adalet esası üzerine bina etmiştir. İnsan, imanı seçince adaleti de beraberinde seçer. İman, insanın fıtratına uygun olana inanmasıdır ki adalet de bu fıtratın özlerinden biridir. Adalet yaratılmışların yaratılma amaçlarına uygun olarak hareket etmesidir. Peygamberlerin mesajlarını kabul etmek ve onlara uymak demek, aslında Yahudilik de olsa, Sabiilik de olsa, Hıristiyanlık ya da İslam da olsa, Allah’ın asıl ve değişmez dinini takip etme ve fıtratında mevcut bulunan anlaşmanın tanınması, bilinmesi meselesinden başka bir şey değildir. 

“Çünkü bu mesaja inanan kimseler; Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanan, ıslah edici iyi işler işleyen hiç kimse, gelecekten endişe ve geçmişten dolayı üzüntü duymayacaklardır.” (Mâide-69)

Adalet

Adalet Arapça bir kelimedir. A-d-l kökünden türer. Anlamı hakka uygunluk, hakkı gözetme ve hakkı yerine getirmektir.  Kur’an-ı Kerim ve hadislerde genellikle “düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hüküm verme, doğru yolu izleme, takvâya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık” gibi mânalarda kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “kıst” kelimesi de yer yer adaletin eş anlamlısı olarak geçmektedir. Bununla birlikte adalet daha soyut bir kavram olarak kullanılırken “kıst” genellikle uygulamada hakkaniyeti ifade eder. Hak, Allah’ın yarattıkları üzerindeki dengesini ifade eder. Bu dengeyi sağlama görevi ise imtihan olarak insana verilmiştir. İnsan genel olarak tüm imtihanlarında ve özel olarak hak olanın taksimini yaparken, fiillerinde Allah’ın öğretisini esas almalıdır.

“Allah, hak ve adaleti ayakta tutarak, kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi; melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar ettiler. (Evet) O’ndan başka tanrı yoktur; O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” (Nisâ-18)

Kendi çıkarlarını ve arzularını merkeze koyan insan, adalet kavramının içini bencillik, menfaat, kibir ile doldurur. Bu da ilahi değil, şeytani bir fiildir. Ahlaki değil, nefsidir. Ahlâk kitaplarında bireyin ahlâkî kişiliğinin gelişmesi için gerekli görülen dört temel erdemin sonuncusu adalettir; hatta adalet erdemi, hikmet, şecaat ve iffet şeklinde sıralanan diğer erdemleri de kuşatan bir fazilet olarak kabul edilir. Öte yandan sosyal hayat, zorunlu olarak fertler arasında ortak münasebetler kurulmasıyla gerçekleşir. Ancak bu ilişkilerin, hem Allah’ın iradesine ve rızâsına hem de insanların iyiliğine uygun olarak sürdürülebilmesi için öngörülen şartların başında adalet gelir. Bu sebeple adalet, yalnız ahlâkî bir erdem değil, aynı zamanda hukukun da en temel ilkesi ve bütün yasalarda gözetilmesi gereken amaçtır.  Adalet kavramı, aynı zamanda “eşitlik ve denklik” anlamını da içermektedir. Nitekim İslâm kültüründe eşitlik ilkesi genellikle adalet kavramıyla ifade edilmiştir. Ancak eşitlik de her zaman adalet olmayabilir. Genellikle sosyal adaleti emreden hükümlerde esas olan eşitlik değil dengedir. Çünkü insanlar gerek fiziksel gerekse zihinsel yetenekleri ve birikimleri bakımından farklı düzeylerde olduklarından böyle durumlarda eşitlikçi davranmak çok zaman haksızlık doğurur; hatta bazen eşitliğin ötesine geçmek (mesela fedakârlık, mesela ihsan) adaletten de üstün bir erdem olabilir.

“Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.” (Nahl-90)

Râgıb el-İsfahânî’nin “Adalet, iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülük olmak üzere, yapılana denk bir şekilde karşılık vermektir; ihsan ise iyiliğe daha fazlasıyla, kötülüğe daha azıyla karşılık vermektir.” şeklindeki tanımı (el-Müfredât, “adl” md.) ihsan ile adalet arasındaki bağı da özetler nitelikte.

Kur’an-ı Kerim’de adalet, pek çok farklı konuyla birlikte ele alınmıştır.  Yetim hakkı (En’âm-152/153), emanete riayet (Nisâ-58), evlilik (Nisâ-127/128/129), gayrimüslimler (Mâide-42), ölçü ve tartıda/ alışverişte denge (Rahmân-8)… Bunlar kulun sorumluluğuyla ilgili konulardır. Allah’ın hesap günü adaletle hükmetmesi ve sıfatlarıyla birlikte de adalet kavramı pek çok yerde ele alınır.

“De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin, kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O’na yalvarın! İlkin sizi yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”(A’râf-29)

Adaletin birlikte geçtiği en önemli kavramlardan birisi de emanettir.

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.” (Nisâ-58)

Hz. Peygamber Mekke’yi fethedince burada Kureyş kabilesinin çeşitli ailelerinde bulunan bazı selâhiyet ve vazifeleri yeniden düzenlemiş, bir kısmını kaldırmıştı. Kaldırmadığı hizmetler arasında Mescid-i Harâm ve çevresinin hizmetiyle su işleri vardı. Birinci hizmet Abdüddâroğulları adına Osman b. Talha’da, ikinci hizmet ise Haşimoğlularından –aynı zamanda Hz. Peygamber’in amcası olan– Abbas’ta idi. Hz. Peygamber, vazifelerle ilgili yeni bir düzenleme yapmak üzere Kâbe’nin anahtarını Osman’dan almıştı, amcası Abbas bu hizmetin de kendisine verilmesini talep etti. Bunun üzerine emanet âyeti geldi ve anahtar yine Osman b. Talha’ya teslim edildi (Müslim, “Hac”, 390).

Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet. Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe toplulukta huzur ve saadet bulunmuş, ihanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helâk olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır. Emanet, korunması istenen maddî ve manevi değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları…  hepsi birer emanettir.

“Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.” (Mümtehine-8)

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisâ-135)

Ayetin gerek “Kendiniz, ana-babanız veya akrabanız aleyhine de olsa” kısmı, gerekse “zengin olsunlar, yoksul olsunlar” kısmı bunları bir genel anlatım üslûbu içinde ihtiva etmektedir. Hâkim ve şahitler elde edecekleri veya elden kaçırmak istemedikleri şahsî menfaatleri veya yakınlarının menfaatleri sebebiyle adaletten sapabilmektedirler. Ayrıca davacı ve davalının sosyal, ekonomik ve siyasî durumu da şahit ve hâkimleri etkileyebilmektedir. ( Meselâ bir maddî menfaati dava eden kimsenin zengin, davalının ise yoksul olması durumunda, hak fakirin olduğu halde zenginin lehine şahitlik edildiği veya hüküm verildiği görülmektedir.)  Zengin de yoksul da Allah’ın kullarıdır, onları içinde bulundukları duruma göre değerlendirecek, haklarında hayırlı olanı lütfedecek, sorumluluklarını belirleyecek ve hikmetinin bir sonucu olarak dilediğinde özel lütuflarda bulunacak olan da Allah’tır.

Kur’an-ı Kerim’de bazı kavramlar vardır ki onlar dini göndermelerle kullanılmazlar. Mesela fakir, miskin, yetim… Adalet de işte bu kavramlardan biridir. Kur’an’ın adalet dediği konularda din farkı yoktur. Hasıl-ı kelam adaletin dini imanı olmaz. Tüm insanlara hak ile muamelede bulunmak gerekir.

“Her şey zıddıyla kaimdir.” derler. Dünya zıtlıklar içerisinde var olmuştur, dahası zıtlıklar içerisinde gerçek mahiyetini bulmuştur. Zıtlık varlıkta olmanın fıtri gayesidir. Nasıl ki gündüz geceye muhtaç ise insan da zıt olan hadiselere bu derece marifet nazarıyla ihtiyaç halindedir. Dünya, Allah tarafından en makul ve en güzel surette tanzim edilmiştir. Gerçekleşen olaylar içerisinde elbette tezatlıklar bulunacaktır, fakat onun tanziminde hiçbir şey boş, lüzumsuz yaratılmamıştır. İnsanın idraki de bu zıtlıkları görebilecek şekilde yaratılmıştır. Veysel Karani, “Hakk’ın rızası zıtlıklardadır.” der. Buradan mülhem ile rıza-ilahiye ulaşabilmek için yukarıda bahsettiğimiz adalet kavramının zıddı olan zulüm kavramından da biraz bahsetmek gerek. Allah Kur’an’da kavramları zıddıyla birlikte ele alarak idrakimizi artırmak maksadıyla bizi tefekküre yönlendirmiştir. İman-küfr, helal-haram, hak-batıl, hayat-mevt, tevhid-şirk, takva-fücur, tevazu-kibir, tebşir-inzar, adalet-zulüm…  ve dahası.

Zulüm

Zulüm de Arapça bir kelimedir. Yersiz hareket etmek, hak yemek, doğru yoldan sapmak, bir şeyi asıl yerinin dışında bir yere koymak gibi anlamlara gelir. Dilbilimcilerin çoğunluğuna göre zulüm, bir şeyi veya bir işi kendine bağlı olarak yerinde ve zamanında yapmayarak o şeye- fazla veya eksik- kendisine ayrılan konumun dışında bir konum vermektir.

“Zamansız su verdiğimde su kabına zulmetmiş olurum.” denir. Zamansız sağılan süte de zalim denir.

“Kazılması gerekmeyen yeri kazarsam o yere zulmetmiş olurum.” Böyle yerlere de mazlume denir.

Belli bir dairenin dışına taşılırsa bu taşma az da olsa bu harekete zulüm denir. Buna göre büyük günahlara da küçük günahlara da zulüm denir. Bu yüzden Hz. Adem haddi aştığı zaman ona zalim dendiği gibi (ben nefsime zulmettim/A’râf-23)  iblise de zalim denmiştir. Fakat bu iki günah arasında çok büyük bir fark vardır. Buradan hareketle düşünürlerden bazıları zulmü üç kısma ayırmışlardır:

  1. İnsan ile Allah arasındaki ilişkilerde zulüm.
  2. İnsanın öteki insanlarla olan ilişkilerinde zulüm.
  3. İnsan ile nefsi (kendisi) arasındaki ilişkilerde zulüm.

İnsanın Rabbine karşı zulmüne insan; “Bu da nasıl olur?” gözüyle bakabilir. Çünkü zulüm kavramı, içeriğinde “zalimin mazluma üstünlüğünü” ve “zalimin güçlülüğünü” barındırır. Ancak mesele bu değildir; zulüm, hakkı sahibine vermemektir. Sende kimin hakkı varsa ve ona bu hakkını vermezsen, zalim konumundasın. İşte bunun ışığında, insanın Rabbi’ne nasıl zulmettiğini anlamış oluruz. Lokman’ın oğluna öğütte bulunduğu gibi:

“Ey Oğul, Allah’a ortak koşma; çünkü şirk en büyük zulümdür. “(Lokmân 13)

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb-72)

Bu ayete baktığımızda “emanet” mastar olup eminlik, yani başkalarının hukuku konusunda emniyet edilip inanılan şeye isim olmuştur. Fakat genel olarak insanı diğer varlıklardan ayıran özelliklerin tümü emanet sözünün içine girmiş olmalıdır. İnsanları insanca yaşamağa çağıran, onun bu imtihan dünyasında hazırlıklarını tamamlayabileceği, ahiretini kazandırıcı şeylerin hepsi “emanet” tir.

“İnsanlardan bir kısmı vardır ki bunlar Allah’ın rızasını kazanmak için kendini satın alır. Allah kulları için çok bağışlayıcıdır.” (Bakara-207)

Zulüm burada insanın emanete haksızlık etmesi ile ortaya çıkmaktadır. Eğer insan emaneti korumaz, ona gereken ilgiyi göstermezse zalimlerden olmuştur demektedir. Çünkü O, yaratıcısı, özelliklerinin tespit edicisi, yaşayışının düzenleyicisi, var edicisi ve rızıklandırıcısı olan emanet sahibine hıyanette bulunmuş, onun takdir ettiği yolu beğenmemiş, mutlak yargıya başkaldırmıştır. Fıtrata karşı çıkmaktan daha büyük zulüm olabilir mi? Bu, insanın özvarlığını inkâr etmesidir. İnsanın fıtrî özelliklerini değiştirmeye kalkması, bedenî ve ruhî ihtiyaçlarını kendini yaratan Allah’ın koyduğu kurallara göre değil de bunun dışındaki kurallara göre tatmin etmeye çalışması, kendisine teklif edilen emanete ihanet etmesi demektir. Genellikle zulüm olayı dışarıdan bir varlık tarafından yapılan bir hareket ya da davranış gibi algılanırsa da aslında zulüm, doğrudan doğruya insanın öz varlığı ile ilgilidir. Eğer fıtratının gereğini yerine getirmiyorsa o zaman zalim olmaktadır. Kendisinin zalimi, özvarlığının zalimi, nefsinin zulmedicisi, kıyıcısı, hakkın yiyicisi.

“Yalan söyleyerek Allah’a iftira eden­den daha zalim kimdir? Bu zalimler, Rab’lerine arz olunacaklar ve şahitler de şöyle diyecekler: “İşte bunlar Rab’lerine karşı yalan söyleyenlerdir.” Haberiniz olsun Al­lah’ın laneti zalimlerin üzerinedir. O zalimler Allah yolundan çevirirler ve yolu eğriltmeye çalışırlar, ahireti de inkâr ederler.

Bunlar yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamazlar. Allah’tan başka kendilerini kurta­racak dostları da yoktur. Bunlara kat kat azap edilir; çünkü bunlar işitemez ve göre­mezlerdi, işte bunlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Uydurdukları putlar da uzak­laşıp kaybolmuştur.” (Hûd-18/21)

Allah’ın lanetine hak kazanmış olan zalimler gerçekleri görme ve duyma yetenekleri kaybolmuş ve Allah’a iftira atacak kadar ileri gitmişlerdir. İnsanların büyük bir kısmı kitle halinde hareket ettikleri için kendileri karar verme ve iradelerini kullanma kabiliyetinde değillerdir. Bunlar kendilerine öncülük yapan kişilerin zulümlerinin kurbanı olurlar. İslam dinine göre insanın hayatındaki en önemli İslami belirtilerden biri, onun sürü hayatından kurtulup iradesi ile hareket eder hale gelmesidir. Bu yüzden insanların ortak oldukları zulümlere zayıflıklarını, bilgisizliklerini veya bazı güçlü kişilerin kendilerini yanıltmalarını bahane olarak göstermeleri bir yarar sağlamayacaktır.

Pek çok ayette “Zalimlere gelince… Onlar için acıklı bir azap hazırladık.” cümlesi tekrarlanmıştır. İnsanlar başka bir çıkış yolu bulamadıkları zaman, Allah’ın hâkimiyetini kabul ederler. Fakat kendilerine biraz imkân ve nimet verilince, hemen Allah’ı inkâra veya ona ortak koşmaya kalkışırlar. Bu insanın fıtratında var olan bir özelliktir. İnsan, değil sadece Allah’ın kendisine verdiği fıtrî nimetleri, sonradan verilmiş fazladan nimetleri de inkâr etmeye, bunlara karşı nankörlük yapmaya da kalkışır.

“Allah’a karşı yalan uydurandan, kendisine gelmiş olan gerçeği yalan sayandan daha zalim kim olabilir? İnkârcılar için cehennemde bir durak olmaz olur mu?” (Zümer-32)

Sözün özü;

Yeryüzünde hâkimiyet, bütün genişliği ve içeriği ile Allah’ındır. İslam’a göre insanın hayatını inançlar ve ameller olarak değerlendirmek mümkündür. Kur’an’da ve önceki kitaplarda inanca ait hükümler olduğu gibi pratik hayata, amellere ait hükümler de vardır. Dikkat edecek olursak, insanın bütün hayatı biçimlendirilmiştir bu kitaplarda. Peygamberler insanlara hayatları ile örnek olmuşlardır. Kutsal kitaplarda örnekleri ile bilinçli bir yaşama tarzı gösterilmiştir. İnsana yaşaması gereken hayat her yönüyle açıklanmıştır. İnsan zamanın gelişen ve yenileşen sorunlarını kaynağına göre uygulama yeteneğine de sahiptir. Bu yeteneği ve kendisine verilmiş ilahi kitaba sahip olan insan, kendisine çizilen yolda inançla ve bilinçle yürüyecektir; sınırlarını aşmayarak, koruyarak, fıtratını bozmayarak,   kötüye kullanmayarak, emrolunduğu gibi hayat tarzını sürdürecektir, sürdürmelidir. Çünkü doğuştanlığına uygun yol budur. Yaratılışı bunu gerektirir. İnsanın, hadlerin sınırlarını aşma ve onları değiştirme konusunda yetkisi yoktur. Hadler yaratıcı tarafından çizilmiştir. İnsanın fıtratına uygundur. İnsan hadlerin bir parçasıdır; onları aşmaya ya da kendisi yeni sınırlar saptamaya çalıştığı zaman fıtratını kaybetmeye de başlamış demektir. Boşlukla karşı karşıya gelmiştir. Artık sonsuz seçenekler arasında bocalayacaktır. Mutluluğu kaybetmiştir. Çünkü gerçeği kaybetmiştir. Her insana göre değişen, dört milyarda bir tutarlılığı olabilecek toplum ve düzen anlayışına bırakmıştır kendini, kaynağı olmayan bilinçsizlik çölüne düşmüştür. Yazık etmiş, öz varlığına kıymıştır. Zalimdir. Allah’ın hükmüne karışmış, yetkisini aşmış, bilmediğini yapmaya kalkışmış, bilinçsizliğe yönelmiştir. Ve bu yüzden bilinçsizliğinin karşılığını da görecektir. Bu dünyada insanların birbirleri ile kurdukları ilişkilerde meydana gelen her haksızlık zulümdür. Zulüm etmenin sınırları hadlerdir. Had kavramı da ayrıca ele alınması gereken bir konudur fakat kısaca insanların yaşayışlarını uydurmaları için çizilmiş ilahi sınırlar olarak tarif edebiliriz. Bu sınırlar insanın inanç ve amel tüm hayatını kuşatırlar. Fakat genellikle sosyal ve hukuki sınırlar had olarak bilinegelmiştir. Bu dünyada haksızlık olarak yapılan her hareket haddi aşma, yani zulümdür.

 

Kaynakça:

*İslam’da Adalet Kavramı/ Macid Hadduri

*Adalet-İslami ve Batılı Perspektifler/ Zafar Iqbal

*http://www.allah.web.tr/kuran-ayetlerine-gore-adalet-ve-adil-olmak.html

*http://www.islamiyorumdergisi.com/kuranda-adalet-kavrami-nasr-hamid-ebu-zeyd/

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir