Adalet Felsefesinin Kısa Tarihçesi

Paylaş

Siyaset, Ahlak ve Bilgi Arasında Adaletin Yeri: Platon

Yazıyı kaleme almaya başlamadan önce adalet konusunu hangi açılardan ve nasıl ele alabilirim diye düşünmeye başladım. Adalet konusundaki tartışmalara üniversite dönemlerinden kalma az çok aşinalığım vardı.

Çok geniş yelpazesi olan bir problemdi adalet problemi. Üstelik nereden başlanabileceğine karar vermesi de bir o kadar zor. Hukuki ve anayasal açıdan mı inceleseydim yoksa teolojik perspektifle mi işlemeliydim? Bu soruları kendime sormamın nedeni, adalet temasını tek yazıda bütünüyle ele alma varsayımının imkânsızlığından kaynaklanıyordu. Bu kavramı bir yazıda ele alamazdım. Sonra bu büyük değeri kendi alanım bağlamında, yani adalet problemini felsefenin bakış açısıyla ele almaya karar verdim.

Felsefi pencereden de sorunu bütünüyle yazamazdım, ancak en azından kıyısından köşesinden tutabilme, kavrayabilme ihtimalim vardı. Bilahare bu düşüncelerle felsefe tarihindeki filozofların ne dediklerine bakmaya başladım. İlk işim Antik Yunan felsefesine bakmak oldu. Antik Yunan’ın Atina şehir devletinin ve felsefe tarihinin kuşkusuz en büyük düşünürlerinden olan Platon’a yöneldi araştırmalarım.

Çünkü Platon, düşünce tarihindeki ilk yazılı halde edebi, felsefi ve diyaloğa dayalı metinleri ele alan filozoftu. Sokrates, yazının insan zihnini tembelleştirdiğini düşündüğünden dolayı hiçbir yazılı eser bırakmadı. Platon’un çalışmalarından hem kendisinin hem de hocası Sokrates’in adalet problemi hakkında ne söylediklerini öğrenebilirdim. Hocasının Platon üzerindeki etkisi su götürmez. Neticede elimin altında bulunan Uludağ Üniversitesi eski felsefe profesörlerinden olan rahmetli Ahmet Cevizci’nin “Platon” adlı derleme kitabını okumaya koyuldum.

İslam dünyasındaki bilinen adıyla Eflatun’un yaşamında, diyaloglarında, mektuplarında, felsefe ve düşüncesinde klasik bir ayrım yapılmaktaydı. Bu ayrım onun gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerine ilişkin düşüncelerindeki farklılıkları yansıtmaktaydı. Dolayısıyla da adalet kavramına yaklaşımı bu dönemlerde değişim ve gelişim göstermekteydi. Platon gençlik dönemlerinde hocası Sokrates’in etkisi altında kaldığından dolayı adalete yönelik düşünceleri hocasıyla aynı minvaldeydi.

Gençlik, olgunluk ve yaşlılık evrelerinde Platon, adaletin gerçekleşebilmesi için “bilgi”nin, yönetimde ve iktidarda olması gerektiğini ifade ediyordu. Çok bilindik sözü olan “Ya filozof kral olmalı ya da kral filozof!” ifadesi bilginin yöneteceği ve yönlendireceği politik düzene işaret etmekteydi. Adalet, bilginin devlet düzeninde, yönetimde olduğu ve devletin iyi vatandaş yetiştirmek için bütün imkânları seferber ettiği politik, ahlaki veya sosyal uyumu ifade etmekteydi. Adalet teması açısından Antik Yunan’ın karakteristik bir özelliği olarak etik ve politik alanın birbirine sıkıca bağlı olması dikkat çekiciydi. Bu sıkı bağ Ortaçağ’da İslam felsefesinde de iç içeliğini korumuştur. Ta ki modern dönemlere gelene kadar… Modern aydınlanmacı siyaset teorisyenleri, filozofları Antik Yunan ve Ortaçağ felsefesindeki adalete yönelik ahlaki-politik alandaki birliğini bozmuşlardır. Platon evrende, toplumda, bireyde adaletin var olduğunu vurgulamıştır. Bu olguların arasında kopmaz bir ilişki vardır. Sözgelimi “Evrendeki düzen, bizi birey ruhundaki düzen olarak ahlaki adalete, ruhtaki düzen de toplumdaki düzenin karşılığı olarak politik adalete götürür.” Eflatun’da adalet, görüldüğü gibi bizzat düzen ve uyumu oluşturur. Yahut düzen ve uyum adaleti…

Konunun bu kısmında zihnimde şöyle bir soru belirdi: Bireydeki ve toplumdaki düzen ne anlama gelmektedir? Bu uyum nasıl oluşmaktadır? Böylesine büyük ve sistematik bir filozof 2400 sene öncesinden bireydeki ve toplumdaki uyumun nasıl oluşabileceğine yönelik adalet teorisi ortaya koymuştur. Platon’un, bireydeki adalete ilişkin fikirlerinde, beden ve ruh gibi iki parçadan oluşan insan tasviriyle hareket etmesi olasıdır. Çünkü insanda asıl ve asil olan ruh olmakla birlikte ruhun hapsolduğu beden ise asıl ve asil olmayan yani arızi özelliğe sahiptir. Platon’da olduğu gibi Antik Yunan’da ve Ortaçağ’da, ruhun beden karşısındaki ebediliği, ölümsüzlüğü ve yok oluşu tartışmaları felsefi, düşünsel, metafiziksel ya da teolojik bahislerin mihenk taşını oluşturmuştur.

Fakat 17-19. yüzyıllarda Avrupa’daki  “entelijansiya” tarafından ortaya konan Siyantizm (bilimcilik) yaklaşımı ile beraber ruhun ölümlülüğü ya da ölümsüzlüğü gibi teolojik, felsefi ve metafiziksel tartışmalar bir kenara bırakılmıştır. Eflatun’un felsefe ve metafizik anlayışında, ruhun ölümsüz olmasından dolayı insandaki adalet, bireyin ruhundaki düzen ile ilgili olmak durumundadır. Öyle ki Platon’a göre ruhta üç parça bulunmaktadır. Bu parçalar ruhun düşünen, öfkelenen ve arzulayan kısımlarını kategorize eder.  Şehvet, yani ruhun arzulayan boyutu, zaruri ve keyfi fizyolojik gereksinimlerin olduğu yerdir. Ruhun öfkelenen bölümü duygularımızın olduğu bölüm olmakla birlikte en üst kısımda ise ruhun düşünen kısmı yer almaktadır.

Bireydeki adalet, ruhun en üstünde yer alan düşüncenin, aklın, öfkelenen yanımızı ve iştihamızı kontrol altında tutmasıyla meydana gelir. Çünkü insandaki uyumu sağlayacak olan düşünen akıldır. Bireydeki adalet ancak bu şekilde sağlanabilir. Peki, sosyal adalet..?

Toplumsal adalette Platon çok katı ve geçirgen olmayan bir sistem kurar. Ona göre toplumun bir bölümü ekonomik ve iktisadi alışverişi sağlayacak zanaatkârlar sınıfını oluşturmalıdır. Bu sınıfın özelliği ve erdemi ölçülü olmalarında yatar. Sosyal yapı içindeki diğer sınıf ise ülkenin güvenliğini sağlayacak koruyuculardır. Koruyucular cesur olmak zorundadır. Çünkü onların erdemi cesarettir. Toplumun en üstünde olan sınıf ise (tıpkı ruh anlayışında olduğu gibi) yönetici sınıfıdır. Yöneticinin erdemi bilgeliktir. Toplumda en bilge filozof olduğuna göre yönetici filozof olmalıdır. Sosyal ve politik adalet filozofun üstlendiği yönetimle gerçekleşir. Neden?  Çünkü filozof, toplumun neye ihtiyacı olduğunu, iyi, güzel ve doğru olanı bilir. Filozof kendi gibi toplumdaki yurttaşları da erdemli, karakterli bireyler yapmak için vatandaşlara olanak sağlar. Yurttaşları yetiştirir. Sosyal yapı içerisinde her birey kendisine biçilen göreviyle uğraşıp diğer yurttaşların ya da sınıfların işine karışmadığı sürece iyi ve adil yaşam meydana gelir. Devletin görevi bütün bu unsurları sağlamaya çalışmaktır. Yasalar, kanunlar ve hukukun bütünü, erdemli insanların yetişmesi için düzenlenir. Bireydeki ve toplumdaki adaletin teşekkülü Eflatun açısından bu şekilde cereyan etmektedir. Fakat böyle bir toplum tasarımı yukarıda da ifade ettiğim gibi katı ve geçirgen olmayan sisteme tekabül etmektedir.

Platon’un adalet teorisindeki gibi bir toplum modeli geçmişte veya şimdi ortaya çıkmış mı sormak gerekir. Herhalde böyle bir toplum prototipi tarihte ortaya çıkmamıştır. Lakin Platon’daki adalet felsefesinde etik, politika ve epistemoloji alanlarının birlikte ele alındığını, iç içe geçtiğini söyleyebiliriz.

Diğer yandan düşünce tarihinde adalet üzerine felsefi ve sistematik teori ortaya atan yalnızca Platon değildir. Onun ehemmiyeti metodolojik bir adalet düşüncesini yazılı olarak ele almasından kaynaklanır. Bilgi merkezli adalet anlayışını sistematize etmekle birlikte öğrencisi Aristoteles M.Ö. 3. yüzyılda hocasının adalet felsefesini geliştirerek merkeze “ölçülülük” ve “ortak iyi” kavramlarını alıp yeni bir adalet teorisi oluşturacaktır.

Uzun bir zaman sonra 10. yüzyıl İslam dünyasında Farabi adalet probleminde benzerlikleri Aristoteles etkisinin yoğun olarak hissedildiği “Erdemli Şehir” adlı eserini kaleme alacaktır. Aristoteles ve benzeri filozoflar, adalet hakkında tartışmadan önce onur, erdem ve iyi yaşamın doğası hakkında düşünmemiz gerektiğini ifade ederler.

Çünkü adil olmanın kökeninde ahlak ve iyi yaşamın kendisi bulunmaktadır. Ancak bir devletin bünyesinde yaşayan yurttaşlar bahsedilen ahlaki değerleri benimseyip uygulayabildikleri takdirde ve doğalarına uygun işlerle meşgul olduğunda adil bir yapı oluşabilir. Diğer bir deyişle ortak iyiye karşı sorumluluk duyup katkıda bulunduğu ölçüde adil birey, toplum ve devletten bahsedebiliriz. Platon, Aristoteles ve Farabi gibi ehemmiyeti yüksek olan filozoflar adalete ilişkin açıklama yaptıklarında şu kavramları sıklıkla kullandığını görürüz: İyi, ahlak, erdem, ölçülü olma, ortak iyi, toplum…

Adalet konusunda modern döneme geldiğimizde ise paradigma değişikliğinden dolayı ciddi değişim ve dönüşümler görürüz.

Adalet’in Modernizasyonu

Antik Çağ ve Ortaçağ’da ve 15-16. yüzyıllar arasında temelleri atılan adalete yönelik kullanılan kavramlar, 17.yüzyılda tarihsel sahneye adımını atan modern paradigma ile birlikte bir kenara bırakılacaktır. Özellikle 17. yüzyılın modern Avrupa’sında John Locke gibi liberal devlet anlayışını savunan filozoflar adalete yönelik izahlarını dini ve ahlaki değerleri dışlayarak ya da bir kenara atarak yapmışlardır.

Sözgelimi liberal ve seküler anlayışa göre devlet, dini ve ahlaki referansla yurttaşlarını yargılama hakkına sahip değildir. Devletin bireyler üzerinde sürekli baskı ve tahakküm kurmasına birey hayatına sistematik müdahaleye izin verilmesine engel olunmalıdır. Liberal düşünceye göre devletin misyonu yurttaşların güvenliğini, refah düzeyini yükselterek bireylerin özgürlük alanlarını genişletmek olmalıdır.

Sınırlı ve minimal devlet anlayışı söz konusudur. Adalet böylelikle liberal düşünceye göre sosyal yapıda kişilerin kendi istek ve arzularına göre tercihte bulunabilme özgürlüğüne denk gelir. Devletin yöneticilerinin insan tercihlerine ilişkin müdahale hakkı yoktur. Çünkü böylesi bir sosyal yapıda adil olmak gönüllü olarak yapılan eylemlere saygılı olmaktır.

Misal olarak liberal ve seküler devlet yapılanmasında iki yurttaş özgür iradelerine, tercihlerine dayanarak anlaşma yapıyorsa bu anlaşmaya devlet müdahil olmamalıdır. Devletin bu anlaşmada yegâne sorumluluğu yasal güvence altına alma, muhafaza etme yükümlülüğüdür. Adil toplum devletin kudretinin en aza indirildiği ve vatandaşların seçme, tercih etme özgürlüklerinin sınırlanmadığı toplumsal yapıya işaret eder.

Devlette ideolojinin, dinin ve manevi yönelimlerin var olmadığı, bireylerin ahlaki tercihlerinin engellenmediği, kişisel tercihlere saygı duyulduğu bir sosyoloji hedeflenir. Bu anlayışa bireysel hürriyetlerin adaleti de diyebiliriz. Ortaçağ Hristiyan Avrupa’sının, Katolik kilisesinin ve papanın dünya devleti anlayışına tepki olarak liberal, minimal ve seküler devlet anlayışı… Katolik kilisesinin despot ve hegemonik tutumuna karşılık özgürlükleri genişleten, fakat ahlaki, dini ve manevi hiçbir kaygısı olmayan adil devlet veya toplum yapılanması…

Bilahare 19. yüzyılda vuku bulan pozitivist düşünce, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ise bu akımın devamı niteliğinde olan “Viyana Çevresi” tarafından radikal siyantizm, materyalizm ve ampirizm savunusu, adalet de dahil olmak üzere birçok meselenin fenomenler dünyasına ait olduğunu düşündü.

Öyle ki metafiziksel, ahlaki, dini ve sanatsal olan her şey Viyana Çevresi düşünürlerine göre boş ve anlamsızdır. Bu konular hakkında konuşulamaz. Çünkü bunlar, duyularımıza hitap eden ya da deneylenip test edilebilen olgulara sahip değillerdi. Adalet kavramı somut, test edilebilir ve doğrulanabilir olmadığından boş ve anlamsız bir kavramdan ibarettir.

Ortaya çıkan radikal pozitivist düşünce ve materyalist yaklaşım hakikatin bütününü yalnızca bu dünyada var olan nesne ve olgulara indirgedi. Herhalde Platon 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşasaydı Viyana Çevresi düşünürlerinin büyük gazabına uğrardı.

Bütün bu düşünceler ile birlikte tarihi biraz geriye sararak 18. yüzyıl modern Avrupa aydınlanmasının en önemli filozoflarından biri olan Kant’ın adalet problemine nasıl baktığına göz atalım.

Birey’in Oluşturduğu Ahlak Yasasından Adalete: Immanuel Kant

Batı düşünce tarihi açısından ehemmiyeti yüksek olan Kant’ın etiğe ve adalete yönelik fikirleri ne liberal anlayışla ne de pozitif yaklaşımla tam olarak uyuşur.

Kendisinden önceki filozoflar, bilginler ve din adamları ahlak yasasının var olduğunu, erdemli ve adil olabilmek için mevcut ahlaki yasaya uymak gerektiğini salık vermişlerdir. Diğer bir ifadeyle Antik Çağ’da tabiat kanunlarına, İslam’da Kuran-ı Kerim’e, Hristiyanlıkta İncil’e, Yahudilikte Tevrat’a ve diğer dinlerdeki kutsal olan yasalara uygun davranarak iyi ve adil yaşam sürdürülebilirdi. Kutsal metinler ve tabiat kanunları bünyesinde ahlaki normları barındırmaktaydı.

Kant’ın ahlak teorisinde ise hariçten ve yukarıdan gelen ahlaki kurallar bulunmamaktadır. Her birey Kant’a göre kendi ahlaki yasasını oluşturup evrenselleştirebilme kuvvesine sahiptir. Sözgelimi bir kişi doğru söylemeyi ilke edinmiş ve içselleştirmiş olsun. Kişi doğru söylemeyi ahlak yasası haline getirerek dünyadaki bütün insanlar için geçerli olmasını istediği ahlaki ilke meydana getirir.

Dışarıdan ya da gökten inme kanunlardan ziyade bireyin oluşturduğu deruni yasaya işaret eder Kant. Öyle bir davranışta bulunmalısın ve ilke edinmelisin ki dünyada var olan bütün insanlar için geçerli olsun. Bu parola onun etik ve adalet anlayışını temsil etmektedir. Birey’in başkalarının akıl rehberliğinde değil kendi aklından hareketle ahlak yasası belirlemesi ve ödevini yerine getirerek belirlediği normlara ne olursa olsun uygun eylemde bulunması gerekir.

Çünkü yasaya uygun davranmak ahlaki yaşam sürmenin özgür ve adil olmanın koşuludur. Diğer yandan faydacı ahlak doktriniyle mücadele eden Kant toplumun faydası uğruna kişi hak ve özgürlüklerinin çiğnenmemesi gerektiği düşüncesindedir. Bireyci ahlak ve adalet anlayışına sahip birisi olarak insan onurunu, saygısını zedeleyen her eylemin adil olmadığına vurgu yapar. Bireyin hakları, özerkliği ve onuru toplumun faydasından daha mühimdir.

Bir sosyal yapıda çoğunluğun çıkarına karşılık bireyin ve azınlıkların hak ve özgürlüklerini engellemek insana olan saygıyı zedelediğinden adil değildir. Dolayısıyla Kant’a göre akıl sahibi olan insana saygı duyularak ve dünyada insan hak ve özgürlükleri muhafaza edilerek adalet sağlanabilir.

Toparlamak gerekirse adalet meselesinde Antik Çağ ve Ortaçağ’da ve modern dönemde önemli değişimler olduğu gözlenmektedir. Lakin Sokrates sonrası Antik Yunan ve Ortaçağ filozoflarının adalet ile ilgili konularda daha çok iyi, ortak iyi, erdem, ahlak, bilgi gibi kavramlara değinmesi dikkat çekicidir. Bu kavramlar modern paradigmayla değişim ve dönüşüme uğrayarak daha çok birey, özgürlük, hür irade, fayda ve insan hakları gibi kavramlar kullanılarak adalete ilişkin kuramlar geliştirilmiştir.

Esasında adil olmak insanın kendisine, ötekine ve topluma yönelik sorumluluk hissetmesiyle ilintilidir, diye düşünüyorum. Sorumluluk ve bilinçten yoksun toplumlar adil olmayı başarabilecek kudrette olamazlar.  Ali Şeriati üniversitede yaptığı “Bilinç ve Eşekleştirme” adlı konferansında bizi insani (öz) ve sosyal bilinçten uzaklaştıran her şeyin düşman niteliğinde olduğuna vurgu yapar. İnsani ve sosyal bilinci olmayan her türlü felsefi, sanatsal, estetik, teknik ve benzeri bilginin eşekleştirici yönü olduğunu ifade eder. Adalet meselesindeki tartışmalara da bu açıdan bakmaya çalışmak gerekir diye düşünüyorum.

Bundan dolayı adalete dair liberal ve liberteryen görüşü kendime yakın bulduğumu söyleyemem. Sosyal yapı içerisinde ahlakı, erdemi ve ortak iyi gibi kavramların merkezinde toplumun teşekkülü daha isabetli düşünce gibi geliyor bana.  

 

Kaynakça:

  1. Platon, Fikir Mimarları Dizisi, Ahmet Cevizci
  2. Adalet, Michael Sandel
  3. Felsefe’nin Kısa Tarihi, Derek Johnston

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir