Ümmet ve Vahdet İle İlgili Kavramlar

Paylaş

Ümmet Ve Vahdet İle İlgili Kavramlar

Bu yazımızda öncelikle “ümmet” ve “vahdet” kavramalarını ele alacağız. Sözlük anlamlarının yanı sıra büyük düşünürlerin ve İslam ulemalarının ümmete ve vahdete ilişkin görüşlerine kısaca değinecek, ardından ümmet ve vahdetle ilişkili kavramları açıklamaya çalışacağız.

İlk olarak ümmet kavramını inceleyelim. Ümmet; sözlükte topluluk, halk, cemaat anlamlarına gelmektedir. Ümmet en genel anlamıyla Müslümanların tümünü kapsayan ve temelinde dinin yer aldığı bir kavramdır. Ümmet kelimesi, İslam kültürünün önemli merkezlerinde yer alan diğer birçok kelime gibi İslam öncesi Arap toplumunda kullanılıyor olmasına rağmen Kur’an-ı Kerim’in ve hadislerin, anlamını genişleterek terimleştirdiği ve İslami literatüre kattığı bir kelimedir.

Rağıb el-İsfahani’ye (ö. 502/1108) göre ümmet; belli bir din, düşünce, ideal yahut aynı zaman ve mekân gibi faktörlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu ifade eder. Daha dar anlamda ise bir peygambere inanıp onun izini takip eden müminler topluluğuna delalet eder. Elmalılı Hamdi Yazır ise bu kelimenin imam (lider)  kökünden türetilmiş çoğul bir isim olduğunu, dolayısıyla da ümmetin terim anlamının, “bir amaç için lider etrafında toplanmış insanlar birliği” olduğunu söyler. İbn Faris’e göre ise ümmet bir “mensubiyet”, ait olma duygusudur. Buna göre ümmet, mensubiyet duygusu taşıyan her türlü birliktir. Modern dönem İslam düşünürlerinden Ali Şeriati, kelimeye daha derinlikli bir anlam yükler. Ona göre ümmet, “hareket, hedef, bilinçli karar verme, rehberlik etme ve ilerleme” gibi bir dizi anlam içerir. Zemahşeri de ümmeti, “bir din, zaman, mekân yahut bunlardan başka bir şey etrafında toplanan topluluk” olarak tanımlamaktadır.

Ümmet kavramının içerisinde tanımlara da baktığımızda  “topluluk” ismini görüyoruz. Bunun yanında Kur’an kendisine peygamber gönderilen bütün topluluklara ümmet ismini kullanmıştır. Burada neden toplum değil de topluluk denildiği üzerinde durabiliriz. Bu ayrımı Aliya çok güzel özetlemiştir. Aliya İzzetbegoviç, Doğu-Batı Arasında İslam adlı kitabında bu konuya şöyle değiniyor. “Fertler tarafından meydana getirilen ve menfaat esasına dayanan toplum ile kişilerin beraberlik hissiyle birbirine bağlı olduğu topluluk arasında ayrım yapmak gerekir.  Toplum maddi ihtiyaca, menfaate, topluluk ise manevi ihtiyaca, meyle istinat eder. Toplum içinde insanlar, menfaat vasıtasıyla birbirine bağlı yahut birbirinden ayrılmış adsız üyelerdir.  Toplulukta ise insanlar müşterek fikir, karşılıklı itimat veya bir oldukları hissiyle birbirine bağlı kardeşlerdir.” diyor ve şunu ekliyor: “Toplum bir zaruretten dolayı varken topluluk bilinçli bir oluşumdur ve temelinde adalet, yardımlaşma ve kardeşlik vardır.” (s. 229-230)

Ali Şeriati tarih boyunca insanlar, yaşadıkları yerlerde ve zaman dilimlerinde oluşturdukları topluluklara belli adlar takmışlardır. Kavim, millet, halk, parti, aşiret, ırk, nation (millet, ulus) bunlardan bazılarıdır. Ancak İslam bu kavramlar yerine kendine mensup insan grubunu oluşturan topluluğu adlandırmak ve tanıtmak için “ümmet”i seçmiştir. Bu seçimde şüphesiz İslam’ın kendine özgü bir anlayışı bulunmaktadır. İslam’ın seçmiş olduğu bu kavramda, insanların kutsal ve temel bağları kan, toprak, topluluk, iş ve araç-gereç ortaklığı, ırk birliği, toplumsal onur birliği, hayat tarzı birliği vs. değildir. Bu kavramdaki ortak bağ, inanç bağı ve bu inanç çizgisinde yürüme ve ilerleme ülküsüdür. Bu da ümmetin, hedefleri bir ve tek olan fertlerden müteşekkil bir insani toplum oluşunun göstergesidir demiştir. Şeriati’nin dile getirdiği kavim, millet, halk vb. kavramları ele almadan önce ümmet kavramının bunların içerdiği anlamdan farklı bir anlam taşıdığını ve Şeriati’nin ümmet tanımında İslam’da nasıl bir özelliğe sahip bir topluluk olduğunu görmüş olduk. Topluluk anlamı ifade eden birkaç kavramı da inceledikten sonra ümmete dair kavramları da ele alacağız.

1-Ehl- Al: Yalnızca, nesep, din yahut bunlara benzer şekilde bir zanaat, bir ev, bir mekânın bir araya getirdiği kimseler ya da sadece bir ev halkı veya yalnızca aynı soydan insanlar demektir. Kur’an’da 26 yerde geçer. Yerine göre halk, hanedan, taraftarlar, aile, soy gibi anlamlara gelebilir.

2-Aşiret: Bir babanın en yakın çocukları anlamına gelen bir topluluk ismidir. Kabileyle aynı anlama geldiği de belirtilmekle birlikte daha çok kabileyi oluşturan büyük aile gruplarına denir. Kur’an’da aşiret kelimesi 3 yerde geçer. “Topluluk, yakın akrabalar, mensup olunan boy” anlamlarında kullanılır.

3-Kabile: Sözlükte başın dört tabakasından biri demektir. Araplar da topluluk ismi olarak kelimeyi bu anlamında almışlardır. Bir atadan/babadan gelen çocukların yer aldığı cemaat anlamına gelir. Kur’an’da da bu sözlük anlamına uygun olarak “şeytanın avanesi” ve başkalarından ayrı özelliklere (dil, kültür vs.) sahip insan toplulukları anlamında kullanılmıştır.

4-Kavim: Topluluk ismi olarak esasen yalnızca erkeklerden oluşan bir cemaat anlamına geldiği belirtilmektedir. Kelime Kur’an’da genellikle erkek ve kadın her iki topluluk için de kullanılmaktadır. Bazı ayetlerde soy birliği anlamında kullanılırken en çok topluluk, grup ve halk anlamlarında kullanılmıştır. Bazı ayetlerde insanlar anlamı da verilmiştir.

5-Cemaat: Cemaat, sözlük anlamı olarak ayrılığın zıddı olan birleşmek, bir arada toplu halde bulunmak gibi anlamlara gelir. İnsanların, içerisinde toplanıp bir araya geldikleri için namaz kılınan yere de cami denmesi bu sebepledir. Ümmete göre daha sınırlı sayıda bir topluluğa işaret eder.

6-Millet: Arapçada “ezberden yazdırmak, dikte etmek” anlamında “imlal” kökünden türeyen millet, işitilen ve okunan bir şeye dayanması veya dikte edilmesi ve yazılması bakımından “din” karşılığında kullanılmış, ayrıca kelimeye “izlenen, gidilen yol” manası verilmiştir.

Günümüzde Batıda “nation” kavramının karşılığı olarak kullanılan millet kavramı ise sosyolojik ve siyasal bir içeriğe sahiptir ve aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus anlamında kullanılmaktadır.

7-Uhuvvet/Kardeşlik: İslâmî literatürde kardeşlik karşılığında kullanılan Arapça uhuvvet, aynı ana babadan veya bunlardan birinden dünyaya gelenler arasındaki kan bağını belirtmesi yanında aynı sülâleye, kabile veya millete mensup olma, aynı inanç ve değerleri, dünya görüşünü paylaşma gibi ortaklık ve benzerlikleri bulunan kişi ya da gruplar arasındaki birlik ve dayanışma ruhunu da ifade etmektedir. Gazâlî uhuvveti bir akit (sözleşme) olarak niteleyerek şöyle demektedir: “Bil ki uhuvvet akdi, tıpkı nikâh akdi gibi iki kişi arasında kurulan bir bağdır. Nasıl ki evliliği devam ettirebilmek için nikâh akdinin gerektirdiği, ifa edilmesi zorunlu bir takım haklar varsa uhuvvet akdi için de durum böyledir. Bu durumda kardeşinin senin üzerinde mal, can, dil ve kalp gibi konularda ve affetmek, dua etmek, samimi, vefakâr ve kolaylaştırıcı olmak, ikiyüzlülüğü ve zorlaştırıcılığı terk etmek gibi bazı (ahlâkî) hakları vardır.” Gazâlî’nin bu tanımından ve vermiş olduğu örnekten anlaşıldığı üzere İslâmî öğretide uhuvvet oldukça aktif ve pratiğe dönük bir kavramdır. Doğurması gereken bir takım neticelerden ayrı düşünülememektedir ve karşılıklı olarak ifa edilmesi gereken bu hak ve ödevler ihmal edildiğinde uhuvvet kavramı da varlığını sürdüremeyecektir. İslâm kültür ve medeniyetinin ortaya koyduğu bu kardeşlik ve bağlılık modeli gelmiş olduğu dönem ve toplumun yapısı dikkate alındığında daha da önem kazanmaktadır. İslâm’ın üzerinde toplumsal yapısını yükselttiği ilk temel ise bütün bireyleri arasında gerçekleştirmiş olduğu kardeşliktir. Doğal olarak İslâm toplumu tüm bireyleri arasında güçlü bir diyalogu sağlayan, bütün Müslümanları birbirlerine kenetleyen, kalplerini birbirlerine ısındıran ve uzlaştıran “akide” temeli üzerine yükselen bir toplumdur. Netice itibariyle uhuvvet kavramının, Müslümanların, her türlü maddi, dünyevi ve biyolojik bağlardan ayrı olarak inanç ve ideal temelli birlikteliği ve bundan kaynaklanan yardımlaşma ve dayanışma sorumluluğu anlamına geldiği söylenebilir.

Kur’an-ı Kerim’de bütün müminlerin kardeş olduğu ifade edilerek şöyle buyurulmuştur: “Müminler ancak kardeştirler, o hâlde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki, rahmete layık olasınız!” (Hucurat, 49/10) Bu ayet-i kerimede;

  1. a) Gerçek bir kardeşliğin ancak imanla tesis edilebileceği,
  2. b) Müminlerin kardeş olduğu,
  3. c) Müminlerin aralarındaki ihtilafları çözmelerinin kardeşliğin gereği olduğu,
  4. d) Kardeşliği muhafaza etmenin takva ile mümkün olacağı,
  5. e) Ve Allah’ın rahmetine ulaşmanın kardeşliğe bağlı olduğu ifade edilmektedir.

Bu ayet, hem kardeşliğin toplum hayatı ve insan ilişkileri bakımından taşıdığı önemi, hem de imanla olan ilişkisini ortaya koymaktadır. Buna göre kardeşlik imanla kurulur, takvayla korunur. Bu temel değerlerin yer almadığı bir kardeşlik anlayışı, gelip geçici bir heves olarak kalır. İmanın kardeşliğe kazandırdığı samimiyet, kuşatıcılık, fedakârlık ve ölçü gibi özellikler, ona kendine has bir renk ve boyut kazandırır. İman kardeşliği Allah rızasını esas almayı, ölçülü olmayı, iyilik yapmayı, fedakârlıkta bulunmayı ve bütün varlıklara merhamet göstermeyi gerektirir. Kur’an’ın öngördüğü kardeşlik, Allah sevgisiyle ebedileşir ve iki cihan saadetinin temelini oluşturur. Özünde Allah sevgisi bulunmayan ilişkiler, kolaylıkla bencilliğe dönüşebilir.

Ümmet kavramının manevi temele dayalı, dünyevi hesaplardan uzak birlikteliğin oluşturduğu bir topluluk olduğunu dile getirmiştik. Dolayısıyla uhuvvet ve kardeşlik bir İslam toplumu ve ümmeti için vazgeçilmez unsurlardan biridir. Böyle bir kardeşlik de bencillik ve menfaat ilişkisinden uzak olmalıdır. Çünkü ümmeti oluşturan bireylerin ideal, hedef ve amaç birlikteliği dünyaya dair basit hesapları geride bırakır ve çıkarcı bakış açısını reddeder. Bu vahdetin gerçekleşmesi için de vazgeçilmez bir unsurdur.

 8- Urvetü’l Vüska: Sözlükte “istemek” anlamındaki arv kökünden gelen urve, “kova ve testi kulpu, düğme iliği, develerin bağlandığı kök salmış ağaç” demektir. Tutunulan nesneye de urâ denir. Ezherî’ye göre zayıf ve yoksulların, nimetleriyle yaşamak için sarıldığı toplum liderlerine de urâ adı verilir. Arv kökünün aslında “bir şeye tutunmak, bağlanmak” manasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Vüska da “sağlam olmak” anlamındaki vesâkadan ism-i tafdîlin müennesidir. Buna göre “el-urvetü’l-vüska” terkibi “en sağlam kulp, en sağlam tutamak” anlamına gelmektedir. Bu tabir Kur’an-ı Kerîm’de şu iki ayette geçmektedir: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. O halde kim tâğutu tanımayıp Allah’a inanırsa kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır” (el-Bakara 2/256); “İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden kimse şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur” (Lokman 31/22).

el-Urvetü’l-vüska terkibine hadislerde de rastlanmaktadır. Bazı rivayetlerde Abdullah b. Selâm’ın gördüğü bir rüya ile o rüyada tasvir edilen bir bahçeden, ortasında göklere uzanan bir direkten ve tepesinde bulunan bir kulptan söz edilir. Hz. Peygamber’in o bahçeyi İslâm, direği İslâm direği, kulpu da el-urvetü’l-vüska (İslâm üzere kalmak) şeklinde yorumladığı rivayet edilmiştir. Bu terkip birçok tefsirde “sağlam kulp” olarak tefsir edilmiştir. Ayette bir teşbihin varlığı kabul edilmekle birlikte sağlam kulptan maksadın ne olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mücâhid b. Cebr’e göre bundan maksat iman, Süddî’ye göre İslâm, Dahhâk b. Müzâhim’e göre kelime-i tevhiddir. İbn Abbas’a göre murat “lâ ilâhe illallah”, Enes b. Mâlik’e göre ise Kur’an’dır. 1884’te Paris’te el-Urvetü’l-Vüska adıyla bir derginin yayımlanmasına katkıda bulunan Muhammed Abduh el-urvetü’l-vüskaya yapışmayı “hak yolda istikamet üzere gitmek” şeklinde açıklamıştır, bu da söz konusu ifadeye dair tefsirlerde yer alan yorumların veciz bir özeti niteliğindedir.

11- Tevhid-Vahdet: Ümmetin terimleşmiş bir kavram olduğundan ve İslam nizamının şekillendirdiği bir topluluğu ifade ettiğinden bahsetmiştik. Burada ümmeti şekillendiren en temel kavramın “tevhid” olduğunu söyleyebiliriz. Tevhid inancının getirdiği yaşam felsefesi, hem bireyleri hem de toplumları değiştirip dönüştüren bir güce evriliyor ve aynı idealleri paylaşan, aynı hedefe ve amaca yürüyen, fedakâr, sebatkâr ve bilinçli insanların bir araya gelmesini, bu insanların vahdeti tesis etmelerini kolaylaştırıyor. Nitekim tevhid inancı olmazsa birbirinden farklı özelliklere ve yaşantılara sahip insanların aynı hedef ve idealleri paylaşması ve vahdeti/birliği sağlamaları oldukça güç olacaktır.

Tevhit inancı, İslam dininin aslını, esasını ve temelini teşkil eder. Tevhid, Kur’an’ın özüdür, ruhudur; ayetlerinin büyük bir ekseriyeti baştan sona tevhid akidesinden söz eder. Bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi yeryüzünde tevhid inancını tebliğ edip hâkim kılmak ve buna bağlı olarak ümmetin vahdetini temindir. Tevhid akidesi denilince anlamamız ve gönülden inanmamız gereken gerçek, Yüce Allah’ı birlemek, zatında ve sıfatlarında O’na başka hiçbir şeyi eş, denk ve ortak tutmamaktır. Tevhid inancı birinci derecede, Müslüman bilincin zihnî bölünmüşlüğünü önler, onu ikilemden kurtarır; tek hak din olarak İslam’ı, ibadet edilecek yegâne mabut olarak Allah’ı bilip tanıyıp kabul etmesini, O’nun dışında tüm ilah edinilenleri reddetmesini sağlar. Bu sayede inancında, iç âleminde, düşünce dünyasında, hayat tarzında sağlıklı ve dengeli bireyler ve böyle bireylerin oluşturduğu sağlıklı, dengeli, düzenli toplumlar meydana gelir. Neticede toplum hayatının her alanında tevhide dayalı bir yapılanma oluşur. Tevhid toplumunda bireylerin ırkı, dili, cinsiyeti, rengi, makul ihtilafa dayalı düşünce ve görüş farklılıkları, onların vahdetine/birlikteliğine zarar vermez.

İnsanlar belirli bir toplum ve kültür içinde hayatlarını idame ettirirler. Toplumsal ve bireysel anlamda her birini diğerinden ayıran pek çok karakteristik özelliği vardır. İnsanın yapısında rahmet, merhamet, ünsiyet, yardımlaşma gibi olumlu temayül potansiyeli bulunmakla birlikte nefis, kibir, aşırı dünya tutkusundan neşet eden sapma durumu da bulunabilmektedir.

Kur’an-ı Kerim, hem insanın yapısından kaynaklanabilecek ayrışmayı hem de ontolojik olarak kendini özdeş bulduğu dil, kültür, cinsiyet, kabile ve ırktan kaynaklanan farklılığı aşkın değerler vasıtasıyla vahdete dönüştürmektedir. Bunlar da temelde iman, binada ise İslami esaslardır. İman ve İslam bağı farklı bireyler ve toplumlar arasını bir anne-babanın çocukları arasındaki ilişki düzeyine çıkarır. “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 49/110.) ayeti buna işaret buyurmaktadır.

İslam’ın tüm emir ve yasakları, kardeşlik ve vahdeti sağlamayı hedef alır. “Allah’la bir olmak için ibadet (namaz), insanlarla bir olmak için zekât, ümmetle bir olmak için hac, hem aç olanların hâlini ve hem Allah’ı hatırlamak için oruç. Bu direkler Allah’ın ve insanların hizmetine hasredilmiş bir hayata kuvvet verirler. Onlar böyle bir gayenin böyle bir hayatın gerçekleşmesine yarayan vasıtalardır.” (Roger Garaudy, Entegrizm, s. 102–103.) Bu şekilde yetişen müminler birlik ve vahdet şuurunun zirvesine ulaşır. Hz. Peygamber bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Bu şekilde tek bir insan uzvunun diğerlerinin ağrısına hassas olması tek bir can mesabesinde olmalarından dolayıdır. Eğer Müslümanlar tek bir can şuuruna erişirlerse aynı durum söz konusu olur.

12- İhtilaf- Tefrika:  İhtilaf kelimesi Arapça kökenli bir sözcük olup birçok anlama gelir. Bunlardan belli başlıları; anlaşmazlık, karşı gelmek, görüş ayrılığı, eşit olmamak, çekişmek, farklı görüşe sahip olmak şeklinde sıralanabilir. Terim olarak da, “Sözde ve davranışta, anlayışta birinin tuttuğu yoldan başka bir yolu tutmak.” anlamına gelir. Herhangi bir konuda farklı bir görüşe sahip olma veya farklı görüşlerden birini benimseyip öne çıkarma anlamındaki ihtilaf, makul, kabul edilebilir ve düşüncenin gelişimine, hayatın akışına katkı sağlayıcı özellikler taşıyan, İslam âlimlerince de yadırganmayan, kınanmayan ihtilaftır. Mezhepler arası görüş farklılıklarını ifadede kullanılan ihtilaf da bu türden kabul edilmiştir. Çünkü bu tür ihtilaflar bir delile dayanan, bilimsel bilginin gelişimine katkı sağlayan bir özellik taşırlar. Netice itibarıyla toplumu bölücü, parçalayıcı, ötekileştirici nitelikte olmadığı sürece ihtilafın sakıncasından söz edilemez. Sakıncalı görülen, tehlike oluşturan, uzak durulması istenilen ihtilaf ise tefrika anlamına gelen ve dinde aykırılık teşkil eden ihtilaftır.

Sözlükte “ayırma, ayırt etme, parçalama; dağılma, parçalanmışlık” anlamlarındaki tefrika terim olarak belirli bir dinî, fikrî veya siyasî birliğe sahip insan topluluklarının bölünüp parçalanmasını, fırkalara ayrılmasını ifade eder. Tefrikanın karşıtı vahdet/cemaattir. Tefrika, “görüş ayrılığına düşme” anlamına gelen ihtilâfla yakından ilişkilidir. İhtilâf bazı durumlarda tefrika ile eş anlamlı gibi kullanılsa da genelde fikir ayrılıklarını belirtir. Dinî yorumlarda ortaya çıkan görüş farklılığı derinleşerek sosyal ve siyasal parçalanmalara yol açabilir; bunun aksine sosyal ve siyasal çekişmeler şiddetlenip dini yorumlamada kalıcı ihtilâflara ve ayrışmalara götürebilir. Naslarda dinin aslî yapısını ve ümmetin bütünlüğünü bozacak her türlü parçalanma yasaklanmakla birlikte en tehlikeli olanı, geçmiş ümmetlerde görüldüğü gibi fikrî ve siyasî bölünmelerin dinde kalıcı fırkalaşmalara, bunun da dinî metinlerin ve hükümlerin tahrifine yol açmasıdır. Dinde tefrika ve ihtilâfın sebebi, vahiyle gelen bilgilere muhalefet edip nefsani arzulara uyma ve taşkınlık yapma (bağy) şeklinde ifade edilir (el-Bakara 2/90, 213; Âl-i İmrân 3/19; eş-Şûrâ 42/14).

Burada özellikle tefrikanın ve bölünmenin vahdetin tam karşısında yer aldığını görüyoruz. Vahdet, ümmetin taşıması gereken bir özellik ise tefrika bir ümmette asla olmaması gereken bir özelliktir. Ümmete zarar verici bir bölünmüşlük yaşayan insanlar aynı hedeflerden bahsedemezler, aynı yolda yürüdüklerini iddia edemezler.

Murtaza Mutahhari, “Hac ve Müslümanların Vahdeti” adlı kitabında: “Her toplumun bir merkeze ihtiyacı vardır. Kültürel ve toplumsal faaliyetlerin hepsi oradan çıkıp yayılmadır.” demiştir. Bu tanımdan yola çıkarak İslam toplumunun, ümmetinin merkezinde İslam’ın ve İslami değer ve amaçların yer aldığını söyleyebiliriz. Ümmete ait kültürel ve toplumsal faaliyetler de Kur’an ve sünnetten çıkıp yayılmalıdır. Ümmetin merkezinde yer alacak unsurlar ise şunlar olmalıdır; birlik/tevhid, sorumluluk, müsamaha/affedici olma, akletme/düşünme, sürekli faaliyet/hareket, hayırda yarışma, yeryüzünün imarı ve adaleti gözetme.

 

 

KAYNAKÇA

Begoviç, A.İ. (2016).  Doğu Batı Arasında İslam, (10.baskı). İstanbul: Klasik

Mutahhari, M. Çev. Altun, N. (2015). Hac ve Müslümanların Vahdeti, İstanbul: Önsöz

Uzun, N. (2002). Kur’an’da ümmet kavramı Yüksek lisans tezi, Uludağ Üniversitesi, Bursa.

Ateş, A.E. (2017). Kur’an’da birlikte yaşama ahlakı. Edebali İslamiyat Dergisi, Cilt: I, Sayı:1, 73-89

http://www.isam.org.tr

http://www.diyanetdergi.com

 

 

 

 

 

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir