Abdurrahman Arslan ile Röportaj

Paylaş

Ulus devlet temelli bir devlet düzende yaşarken bir yandan da “Bütün Müslümanlar kardeştir, Müslümanlar birleşin!” gibi sloganlarımız var. Biz vahdeti temenni ederken bu gerçeklikte vahdet için nasıl bir model öngörülebilir?

Şimdi genel olarak Müslümanlar ümmet olmanın, bu ulusal sınırların ortadan kalkmasıyla birlikte mümkün olacağını düşünüyorlar. Benim kişisel kanaatim odur ki yanlış düşünüyoruz. Toplum olmak ne demektir? Cemaat olmak ne demektir? Ümmet olmak ne demektir? Bunun üzerinde bence biz yeteri kadar düşünmedik. Önce belki de toplum olmanın niteliğini bilirsek, cemaat olmanın ne demek olduğunu biraz daha iyi anlarız. Bunlar teoride birbirlerine benzer. Pratikte de birbirlerine benziyorlar. İşte, insanların bir araya gelme biçimi diyoruz, insanlar bir araya gelince buna toplum diyoruz veya cemaat diyoruz. Hayır, öyle değil. Toplumun bir araya gelmesi ile cemaatin bir araya gelmesi arasında nitelik bakımından fark vardır. Şimdi toplum kavramı tartışılırken şu da tartışılmıştır: Acaba Allah’ın rahmetine inanan bir topluluk tam özgür sayılabilir mi, tam bağımsız sayılabilir mi? Çünkü burada bir bağımlılık ilişkisi var. Toplum, işte bu bağımlılığı ortadan kaldıran bir var oluştur. Deniyor ya, “Demokrasi insanın kendi kendini yönetmesidir.”  Hayır, bu o kadar basit değil. İnsanın kaderini eline alarak yönetmesidir. Kaderin ipleri kimin elindedir? Tanrı’nın elindedir. Daha doğrusu Batı’nın üzerinden konuşacak olursak, kilisenin üzerinden Tanrı’nın elindedir, yani kilisenin elindedir. Bu ne demektir? Bir insan kaderini eline aldığında demek ki o Tanrısal müdahaleyi de dışlamış olmaktadır. Peki, bu şekildeki bir anlayışı biz kabul edebilir miyiz? Tabi bunun ontolojik kabulleri de vardır, o ayrı bir mesele. Dolayısıyla mesela ne diyoruz, “İslam’da şurada vardır, demek ki buna benziyor.” İslamcıların ilk konuştuğu şeylerden biri budur. O gün için öyleydi, yani filin sadece ayağına bakarak fili tarif ediyorduk. Buna bir itirazım yok. Hepsine Allah rahmet etsin, ama bugün kabul edilebilir bir şey değil. Yani eğer gerçekten Gazali dönemindeki gibi biz Batı’dan gelen bu tehdit karşısında entelektüel düzlemde, bilgi düzleminde hesaplaşamazsak hayat pratiğinde de hesaplaşamayız. Zaten hesaplaşamıyoruz. Süper marketler bizi kredi kartlarıyla birlikte esir almış. Siz daha nasıl diyebilirsiniz ki israf, kanaat vs. Bunların hepsi günlük şeylerdir. Hatta ve hatta böyle bir toplumda ahlaklı olmak mümkün değil. Çünkü tüketim toplumunda ahlak insanın bazı şeyleri tüketmesine manidir. Peki, bu toplum sizden o ahlaki değerlerinizin olmasını ister mi? İstemez. Siz bir süper markete gittiğinizde marketin sizden istediği, ahlakı kapının dışında bırakmanızdır. Sizin satın almanıza mani olacak ekonomik saikler haricinde hiçbir şey mani olmamalıdır. O ekonomik saik de zaten halledilmiştir kredi kartınızla. Bundan dolayı sizin önünüzde hangi engel kaldı ki? Bu da şu anlama gelir: Tüketim toplumu aynı zamanda bizim ahlakımızı da elimizden alan bir toplum ya da şöyle diyelim: “Bir tüketim toplumunda ahlaklı olma kaygısı diye bir şeyden söz edilemez.” Çünkü bu tüketim toplumu olma mantığına aykırıdır. Dolayısıyla bütün bunların içerik anlamlarını yeniden düşünmemiz lazım. Yani iktisat nedir sahiden? Müslümanlar da eskiden ticaret yapıyordu, doğru. Zengindi elbette. Kur’an öyle bahsediyor ki o günün zenginlerinin zenginliği, bugünkülerin zenginliğinin yanında on kat daha fazla belki. Peki, tamam da o zaman bu zenginlikle de yeni tanışmadıysak, sermayeyle yeni tanışmadıysak bu kapitalizm ne demektir? Bunun niteliği üzerinde konuşmamız, analiz etmemiz lazım. Bizim hayat dediğimiz şeyi çevreleyen onun içinde bir aktör olarak yaşadığımız o evrenin niteliği nedir? Bence biz bunun üzerinde hiç düşünmedik. Kamusal alan dediniz, başörtüsüyle dediniz… Ama bakın kaç kişi kamusal alanın niteliği üzerinde konuştu? Nedir bu kamusal alan hakikaten? Kamusal alan nasıl düzenlenir? Bu iktidar bu kamusal alanın neresinde yer alır? Acaba İslami bir kamusallık düşünebilir miyiz ya da bu din nasıl bir kamusal alan şekli öneriyor? Biz bu soruların hiçbirini sormadık. Biz sadece bizi kamusal alandan dışladıkları için oraya dâhil olmak istedik. Peki, buradan ne çıktı, gördüğünüz gibi haşema çıktı, bilmem ne çıktı… İşte tüketim toplumunun yeni tesettür modası sektörü çıktı. Bu kadınlar için olduğu kadar erkekler için de geçerli. Bunun üzerine düşünmeden ne söyleyebiliriz ki… Bakın finans kurumları çıktı ortaya, İslami finans dediler. Sizce bunlar tesadüf mü? Şimdi de bakın kadınların elindeki bileziklere göz diktiler. Efendim yastık altında kalmasın da… Peki, tamam da sen onu nereye götürüyorsun? Faizin dünyasına götürüyorsun. Kadın önceden bileziğini alıyordu, düğünlere giderken takıyordu, onunla tatmin oluyordu, kara gün geldiğinde de satıyordu sıkıntısını gideriyordu. Sen şimdi bunu niçin onun elinden alıp götürüyorsun, faizin dünyasına koyuyorsun? Ülke ekonomisi kalkınsın diye. Nedir bu ülke ekonomisi? Üç beş tane kapitalistin dışında ne gibi bir ülke ekonomisi? Yani bu toplum altınını kendi elinde taşıdığında zengin kabul edilemez miydi? İlle de gidip bir yerlere onları boca mı etmemiz gerekiyordu? Tabi bu o ekonominin mantığı. İşte buna kapıldık gidiyoruz yapacak bir şeyimiz yok. Fakat entelektüel düzlemde bence bununla hesaplaşmanın bir yolunu bulmamız lazım. Açık konuşmak gerekirse ben biraz bu Gazali dönemindeki hesaplaşmaya benzer bir hesaplaşmanın olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü o gün de bugünkü Batı’yı kuran düşünce ile Müslümanlar karşı karşıya geldi. Bugünkü Batı’yı kim kurdu? Eflatun kurdu, Aristo kurdu. Gazali’nin mücadele ettiği filozoflara bir bakın. Onlar Aristocudur, Eflatuncudur. Farabi kimdir? Medinetü’l Fâzıla’ya bakın, o Eflatun’un cumhuriyetinin bir kopyasıdır. Hayy b. Yekzan’a bakın; Platoncu/Eflatuncu bir görüştür. Bütün bunlar onların ışığında yazıldı, ama Gazali bunlara ne söyledi? “Akıl tek otorite olamaz” dedi, “Burada yanlış bir şey vardır” dedi, “Biz bunu kabul edemeyiz” dedi. Bakın bugün bizim ilahiyatçıların çoğu ne diyorlar? Efendim işte Gazali aklı reddetti biz o yüzden geri kaldık. Bu da Batı, akıl üzerinden ilerledi demektir. Demek ki siz de akıl üzerinden, Batı gibi olmak istiyorsunuz. Asında bunun arkasında bu vardır. Biz neden geri kaldık? Bu geri-ileri lafını Batı’dan aldık. Böyle bir şey sorulabilir mi? Bu yanlış bir sorudur bence. Siz böyle yaptığınızda demek ki “aklı reddetmeseydik biz de Avrupalılar gibi olurduk.” Böyle bir tarih okuması olabilir mi? Bu, tarihi, Batılıların tarihi okuması biçiminde okumaktır. Bunun da değişmesi lazım. Onun için diyorum tarihe bakmak ideolojik bir şeydir. Dolayısıyla burada belki bilgiden hareketle bir entelektüel hesaplaşma ve bununla birlikte gelen de bence çok zengin bir süreç başlayabilir diye düşünüyorum. Bu eğer deyim yerindeyse Gazali döneminde böyle oldu. Aşağı yukarı üç yüz yıl filozoflarla İslam kelamcıları mücadele ettiler, ama nihayetinde bize büyük bir entelektüel hazine kaldı. İşte Gazali’den tutun Kindi’ye, Farabi’ye kadar bütün bunların eserleri bize kaldı. Ben bu dönemde de böyle olması gerektiğini düşünüyorum ya da zaten önümüzde iki şık var, bunu sık sık söylüyorum; ya eklemlenip gideceğiz -süreç bunu gösteriyor- ya da entelektüel bir hesaplaşma içine gireceğiz. Çünkü yanlış bir şekilde biz bu işi ortaya koyduk. Bankaya karşı finans kurumu, efendim dinsiz sermayeye, laik sermayeye karşı dindar sermaye, ama sermayenin insanı dejenere edeceğini hiç hesaba katmadık, düşünmedik. Bütün bunlar bence yanlış bir konumlandırma biçimiydi. Bu yüzden bence yeniden bir hesaplaşma yapmalıyız. Bu bir bilgi meselesidir. Dün Müslümanlar bunu yaptılar. Onların çoğu medrese ehliydiler. Ben de tekrar İslami bir bilginin ana yurdu olan medreseden hareket ederek eğer başarabilirsek bir bilgi ile bu modernliğin getirdiği şeylerle hesaplaşabiliriz. Bu hesaplaşma entelektüel düzlemde olmazsa bence başka türlü olmaz. Çünkü öbüründen sürekli güç üretiyoruz. Batı’ya bakarak sürekli güç üretiyoruz. Mesela bakın cemaatin yaptığı nedir? Öbürlerinin eğitim kurumları var; daha lüksünü yapmak. Onların hastaneleri var; daha lüksünü yapmak. Dikkat edin burada hep bir güce dönüştürme var. Güç üzerinde, kuvvet üzerinden bir rövanş alma vardır burada. Ancak bu her zaman doğru bir mantık değildir bence. Daha iyi kolej kursanız ne olur yani? Neticede Batı bilgisini çocukların zihnine akıtıyorsunuz. Onlardan daha iyi mühendis olabilirler, ama bu onlardan daha iyi muttaki Müslümanlar olacağı anlamına gelmez. Eğer muttakiliğin de sadece namaz kılmak, hayatın detaylarına dikkat etmek, işte sol elinle yeme gibi tüm bunlar belki evet cemaatte vardı, cemaat buna dikkat ediyordu, ama cemaatin insanlarının geleceğe Müslümanca baktıklarını söylemek bence mümkün değil. Gelecek ufukları bence öyle değil. Onların gelecek ufuklarında Türkiye’nin Amerika olması vardı ya da İngiltere olması vardı her neyse… Onlar bir Müslüman topluluğunu öyle tasarlıyorlardı ya da biz de böyle olduğumuzda hala Müslümanlığımız devam edecek sanıyoruz. Ben o fikirde değilim. Burada bir aşınma vardır.

Siz ümmeti tanımlarken homojen bir Müslümanlıktan bahsetmiyorsunuz, “öteki”nin de olduğu bir ümmet tasavvuru var. Bunun postmodern anlamda çoğulculukla farkı nedir/ne değildir?

Ben buna çoğulculuk demiyorum. Onun için bir yazımda da demiştim, galiba Birikim’deydi: “Birlikte yaşamak değil beraber yaşamak.” Dolayısıyla özellikle de bu son dönemdeki postmodernizmin tanımladığı çoğulculuğu biz kabul edemeyiz. Çünkü postmodernizm ontolojisi olmayan bir çoğulculuktan bahsediyor. Oysa bizim için bir ontoloji vardır, yani hakikatimiz vardır. Biz sosyal gerçekliğimizi o hakikatin üzerine kurmak mecburiyetindeyiz. Nitekim bugün yaşadığımız hayatın sosyal gerçekliği artık İslam’ın hakikatine uygun bir gerçeklik değil. Belki de bugün konuşmamız gereken şeylerden birisi de odur. Hakikat ve sosyal gerçeklik arasındaki ilişkidir. Her sosyal gerçeklik ya da her hakikat kendine göre bir sosyal gerçeklik inşa eder. Bugün İslam’ın sosyal gerçekliğinin hayatımızda karşılığı yoktur. O yüzden hakikatimize göre biz sosyal gerçekliği nasıl inşa edebiliriz, sorusu bizim için önemlidir ve bu sosyal gerçekliğin karşılığında cemaat vardır, millet vardır, ümmet vardır. İşte esas belki de konuşulması gereken o sosyal gerçekliğin niteliğidir. Çünkü o niteliktir bizi hakikatimizle özdeş hale getiren. Hiçbir sosyal gerçeklik bir doğruyu esas almadan var olamaz. Bizim sosyal gerçekliğimizde İslam’ın hakikatini esas alarak var olmaktır. Biz ilişkilerimizi, hayat düzenimizi, yaşam biçimimizi, sattığımızı, aldığımızı, yediğimizi, içtiğimizi, kadınla olan ilişkimizi, erkekle olan ilişkimizi o hakikate göre düzenlemek durumundayız. Ona göre düzenlediğimizde bizim sosyal gerçekliğimiz ete kemiğe bürünür. Oysa biz bugün öyle değiliz, yani öyle bir dünyada yaşamıyoruz. Sosyal gerçekliği başka hakikatin inşa ettiği bir dünyada yaşıyoruz. O yüzden de çoğulculuğun Batılı anlamda ya da bugünkü postmodern anlamda kabul etmemiz mümkün değildir. Bizim için ontolojik temelli bir var oluş önemlidir. Bizim ontolojimizi, bizim hakikatimiz inşa edecektir. Biz o ontoloji üzerinde konuşacağız, fakat burada şu var; bizim ontolojimiz acaba başkalarıyla beraber yaşamaya elverişli midir? Elverişlidir, ama bir şartı var: İslam fıkhı, daha doğrusu İslam’ın şemsiyesi altında yaşamayı kabul eden herkesle, şu ya da bu şekilde anlaşma yaparak beraber yaşayabiliriz. Herkesle ayrı ayrı da anlaşma yapabiliriz.  Bu İslam’da tarihte olmuştur. Diyorlar ya; Osmanlı millet sistemi. Hayır, bu yanlış bir tarihtir. Bu İslam’ın millet sistemidir. Önce bir şeyi kaynağına götürelim. Ben burada Osmanlı’yı eleştirmek için söylemiyorum, ama kaynağa gitmezsek biz yanlış yaparız. Tarihteki bir tecrübeden kalkarak insanlara bir doğruyu yutturamayız. Bizim doğrumuz İslam’dan kaynaklanır. Dolayısıyla bir Osmanlı tecrübesinden, bir Emevi tecrübesinden, bir Endülüs tecrübesinden meşruiyetini almaz.  İslam’dan alır ve biz İslam’dan kalkarak onlardan bir analiz yapabiliriz. Dolayısıyla da millet tecrübesi İslam’dan gelir. İslam başkalarıyla da birlikte beraber belli anlaşmalarla beraber yaşayabileceğimizi söylüyor, ama hangi şartla İslam’ın şemsiyesi altında yaşamayı kabul ederlerse…

Toplumsal maslahata uygun bir şekilde görünecekler…

Onlar cemaatleri olarak yaşayacaklardır. Çünkü onlar için bazı doğrular bizim için doğru değildir. Mesela onlar için şarap dinlenme gereğidir, ama bizim için haramdır. Dolayısıyla onlar kendi ontolojik dünyalarında yaşayacaklardır. İslam’ın beraber yaşamak dediği budur. Şu demek değildir; o benim mahalleme gelemez, ben onun mahallesine gidemem. Eğer o kabul ederse ben giderim, kabul etmezse belki gitmem, ama o benim mahalleme gelir, geldiği zaman da kamusal alandaki hükümlere uymak mecburiyetindedir. “Benim için içki helaldir, ben sizin oraya geldiğimde de içerim” hayır, olmaz. Çünkü benim iktidar alanımda haramlar kovulmuştur. Dediğim gibi, o gelir, benim kamusal alanımda geçerli olan şeyler neyse onlara uymak kaydıyla bir gayrimüslim de orada olabilir, bir problem yok. Onun için ben buna, birlikte yaşamak değil, beraber yaşamak diyorum. Dolayısıyla buradaki temel sorun şudur; batılı tecrübe başkasıyla birlikte yaşayamıyor. Batılı birinin tespiti bu, “Hristiyanlık tarihte birlikte yaşama tecrübesine sahip olmayan tek dindir.” diyor. Dolayısıyla da Batılı paradigma eski Greklerden beri ötekiyle birlikte yaşamaya müsait bir yapıya sahip değil. Mesela Yahudileri gettolaştırmışlar, şehrin dışına kovmuşlar. Çünkü ötekiyle ne yapacağını bilmiyor, öyle bir hukuku yok. Oysa İslam’da böyle bir hukuk vardır. Ötekiyle, gayrimüslimle nasıl bir ilişki kuracağımızı bize hukukumuz söylüyor zaten. Ondan dolayı biz onlarla Medine sözleşmesinde de örneklerini gördüğümüz üzere, oturup konuşup anlaşabiliriz de beraber yaşayabiliriz de tabi bazı şartlar muvacehesinde. Hatta bazıları, galiba şöyle: “Biz size karşı bir şey söylemeyiz, size karşı biz kılıçta çekmeyiz, ama biz size vergi de vermeyiz. Eğer bu şartı da kabul ediyorsanız sizinle anlaşalım.” diyen kabileler olmuştur zamanında ve Müslümanlar da bunu kabul etmişlerdir, ama bazıları da mesela, savaş sonrasında vergiye bağlamışlardır. Demek istediğim şey şudur; eğer İslam başkalarını zorla İslamlaştırmak istemiyorsa ki İslam böyle bir din değildir, dolayısıyla da mantıken ne olacaktır, o başkalarını kendi şemsiyesi, yani egemenliği altına aldığında onlara kendi dinlerine göre yaşama hakkını verecektir. Onlar kendi içlerinde, kendi dinlerine göre ölümden doğuma kadar bunu uygulayıp yaşayabilirler. Peki, burada sorumlu kimdir? Din adamlarıdır. Dikkat edin, burada cemaat üzerinden İslam’la ilişki kuruyor. Cemaati kim temsil eder, din adamı. Dolayısıyla da cemaat üzerinden onlara öyle bir muamele yapıyorlar. Etnik temelde bir uygulama yok, dini temelde bir tanımlama var. Çünkü İslam’da kendisini dini temelde tanımlıyor. Devlet de bir otoriter olarak onlarla anlaşma yapıyor. Onlar eğer İslam’ın otoritesini kabul ediyorsa bu ne demektir, İslam’ın devletini kabul ediyor demektir. İslam’da otorite ne demekti? İslam’ın şeriatını kabul ediyor demektir. İslam’da hukuk içinde hukuk var. İslam’da mekân içinde mekân var. İslam’da zaman içinde zaman var. İslam’ın böyle bir zenginliği vardır. Üzerinde çok düşünmediğimiz şeydir bunlar. Dolayısıyla İslam’da hukuk içinde hukuk var, dediğimizde şunu kastediyoruz; İslam hukuku kendi egemenlik alanı içerisinde başkasının da kendi hukukuna göre yaşamasına açık bir hukuktur. Zaten çelişkili olur, siz başkalarını inandıkları hukuka göre ancak yargılayabilirsiniz. Öbür türlü olmaz, çünkü İslam’a göre de bir Müslüman İslam hukukuna göre yargılanır. İslam bu mantıktan hareket ettiği için de Hristiyan’ı da -kendi istemediği sürece- kendi fıkhına göre bir suç işlemişse yargılayamaz, çünkü bu ikiyüzlülük olur. Ahlak ile hukukun, inanç ile hukukun ayrıştırması olur. Oysa İslam’da ahlak ve hukuk ayrıştırılamaz. Dolayısıyla inançla da hukuk ayrıştırılamaz. Bu birlikte yaşama meselesinin de böyle bir durumu vardır. Yani insanlar İslam’ın egemenliğini kabul ediyorlarsa, ben ona “İslam’ın Şemsiyesi” diyorum, o şemsiyesinin altında iç işlerinde kendi hukuklarına göre yaşarlar ve bunlara da Müslümanlar müdahale edemez. Bundan dolayı ben ümmet-i İslam’ı, sadece Müslümanlardan meydana gelen bir topluluk olarak algılamıyorum, öyle olduğunu da düşünmüyorum. Ümmet Müslümanların egemenliğini kabul eden, İslam’ın şemsiyesinin altında yaşamayı kabul eden Müslüman olmayanların da meydana getirdiği bir topluluktur. Ümmeti anlamlandıran, bütünlendiren o şemsiyenin kendisidir. Gayrimüslim de olsa o şemsiyenin kendisidir. Şimdi Hristiyanlıkta ümmet kavramı homojen bir Hristiyan’ı çağrıştırır. Hz. İsa ömrünü bu iş için verdiği için ümmet dediği sadece Hıristiyanlıktan meydana gelmiş bir topluluk olarak anlaşılır. Diğerleri de Hristiyan olmak mecburiyetindedirler.  Misyonerlik bunun için vardır.  İslam’ın tebliğiyle misyonerliği birbirine karıştırmamak lazım. İslam’da tebliğ edilir, haberdar edilir, duyurulur hepsi bu kadar, ama misyonerlik öyle değil. Misyonerlik bir bakıma profesyonel Hıristiyanlığı alıp, getirme işlevidir. Bundan dolayı da Batılı tarihçinin dediği gibi, Hıristiyanlık ötekiyle yaşama tecrübesine sahip olmayan tek dindir. Hinduizm öyle değildir, İslam öyle değildir. Fakat burada ilk defa Musevilikle ilgili bir problem vardır. Çünkü Musevilik ilk defa devlet oldu, ama görünen o ki Musevilik başından itibaren ötekiyle yaşayamıyor. Niye yaşayamıyor? Çünkü Musevilik “seçilmiş bir dindir, kavimdir.” Zaten Allah’ın gönderdiği dinlerde kesintiye uğrayan, “evrensellik ilkesi” kesintiye uğrayan Musevilik olmuştur. Hristiyanlık bunu tamir eder. Onun için Hıristiyanlar kendilerini Ortodoks olarak tanımlarlar. Ortodoks ne demektir? Evrensel demektir. Mesela İslam’da evrensel kavramı yoktur. Olmamalıdır bence. Biz diyoruz ya, “İslam evrenseldir.” Hayır, bu yanlıştır. Çünkü evrenselliğin ne olduğunu bilmiyoruz. Evrensellik demek herkese açık demek, İslam zaten açıktır. Niçin o zaman onlar diyor ki biz evrenseliz, Ortodoks’uz. Çünkü herkes Hıristiyanlığı Musevilik gibi anladı. Musevilik gibi anladığında ne çıktı ortaya? Demek ki bir ırka ait bir din, diye anlaşıldı. O günün müminleri de bir ırka ait din olmadığını ispat için “biz evrenseliz” dediler. “Herkese açığız.” Dolayısıyla Musevilik, Allah’ın o evrensellik ilkesini bir ırka ait kılarak kopardı. Hıristiyanlık bunu tamir etti. İslam bunu devraldı getirdi bugüne kadar. Dolayısıyla da İslam’ın ümmeti dediğimiz şey sadece Müslümanlarla ilgili değil. Herkese açık kimseye kapalı değil, ama Müslümanlarla herhangi bir çatışma, savaş, onlara bir kasıt da yoksa ve onlar da Müslümanlarla beraber yaşamak istiyorlarsa, bu anlamda tabi İslam da buna açıktır, diyorum.

Günümüzde “millet” kavramının da tahrif edildiğini görüyoruz. Daha çok ırk kavramı ile aynı anlamda kullanılıyor. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Millet kavramı, aynı dine inanan insanların meydana getirdiği topluluktur. İbrahim’in milleti… Fakat şimdiki millet kavramı, nasyon kelimesine karşılık olarak kullanılmıştır. İşte ben kavramların içerik anlamlarının üzerinde konuşarak, dememin manası budur. Nasyon demek, aynı ırka ait olmak demektir. Dikkat edelim, aynı dine inanan insanların meydana getirdiği topluluk olarak tanımlanan millet, modernleşme ile birlikte aynı ırka ait insanların getirdiği topluluk olarak anlaşılmaya başlıyor. Birinin dini yerine ırk geçiyor, ama kavram dine ait. Öyle bir durumda sağlıklı bir İslam düşüncesi üretmek mümkün değil. Onun için mesela “Ulus devlet” kavramı çok daha uygun. Laik, seküler bir kavram daha doğrusu. Bence çok uygun “ulus” kavramı. “Millet” bize ait, bunun kirletilmesine müsaade etmemeliyiz bence. Çünkü ırk girdi mi kirleniyor. Batıda da çok sonra çıkan bir kavramdır. “Hayali Cemaatler” adlı kitabı okuduysanız orada açıkça yazılır. Batıda ilk defa insanlar, ben Fransız’ım, ben İngiliz’im, ben Alman’ım dediklerinde tarih 1830-40’lardır. Ondan önce bu kavram yok. “Siz kimsiniz ya da siz nereden geldiniz?” denildiğinde, “Biz Christendom’dan geldik denirdi.” Christendom, Hristiyanların yaşadığı ya da Hristiyanların hüküm sürdüğü topraklar anlamına geliyordu, öyle çok eski değil yani. Biz zannediyoruz ki yüzyıllardan beri insanlar ırklarıyla birlikte. Hayır, öyle değil. 1635-1650 yıllarında bir şehirden başka bir şehre giderken bile farklı lehçe kullandıkları için insanlar birbirleriyle anlaşamıyorlardı, yüzlerce dil kullanılıyordu.

Peki, bağımsızlık referandumlarından yola çıkarak ulus devlet de çökmek üzere diyebilir miyiz?

Evet. Bence o siyasal kavram biraz anlamını yitiriyor. Bunun yerine ne olabilir? Bir parçalanma geliyor, ama unutmamak lazım, Batı her zaman birleşme peşinde koşmuştur. Modernlik aslında Batı dünyasının, Hristiyan dünyanın da parçalanma hikâyesidir. İşe biraz da öyle bakınız. Bir ümmetin parçalanma hikâyesidir. Aydınlanma dediğimiz şey ise o parçalarla ümmetin, akıl temelinde yeniden bir araya toparlanma projesidir. Biz bunları çoğu zaman ihmal ederek konuşuyoruz. Aydınlanmayı sadece bir düşünce biçimi olarak algılıyoruz. Doğrudur, ama Avrupa’nın birliği, “Mademki din temelli bir araya gelemiyoruz, o zaman akıl temelinde bir araya gelelim” diye düşünüldü. Bu, Batı’nın akıl temelli bir birleşme projesidir. Bu yüzden Batı hiçbir zaman birleşmekten vazgeçmemiştir. Avrupa Birliği bence bunun somut ifadesidir. Avrupa Birliği sonradan icat edilmiş bir şey değil. Çünkü Hristiyanlığın birleştirdiği bir dünya o. Avrupa sadece siyasi olarak bölünmüştür. Kültürel, hukuki ve ekonomik olarak bölünmüş değil ki. Aynı hukuk şekillendirmiştir Avrupa’yı. Bizde de öyledir. Siz bu siyasi sınırları kaldırdığınızda hukuk olarak, kültür olarak bazı adetler farklı olabilir, ama onlarda detaydır. Bize bakın, bizde aynıdır. Helal-haram Afrika’daki, Zimbabwe’deki Müslümanlar için de aynıdır. Doğru, benim için de aynıdır doğru… Aramızdaki ayrılıklar nedir, siyasetin çizdiği bir bakıma sınırlarla ilgili. Avrupa’da da bu böyledir.

Peki, Avrupa Birliği gibi bir vahdet modeli Müslümanlar için mümkün olabilir mi?

Şimdi şöyle, Müslümanlar bu şeyi Batı’nın yaptığı gibi tek tek Müslüman ulusların BM gibi bir araya gelmesi olarak tasarlanırsa… Hayır, bence bu ümmet değildir. Biz, ulus devlet çerçevesini aşmalıyız. Çünkü ulus devlet, insanları bir örgütleme biçimidir. Nereyi örgütlüyor? Toprak ve ırkı örgütlüyor. İslam, toprak temelinde bir topluluk kurmaz. Mekâna bağımlı değildir. Bunlar ulus devleti, modern siyaseti kuran unsurlardır. Mesela “vatan” kavramı nedir sizce? Ebu Hanife’ye göre İslam yasalarının geçtiği yerdir vatan. Öbür türlü zaten çelişki olur. Biz demiyor muyuz, yeryüzü bize mescid kılınmıştır. Tabi elbette ki insanın doğup büyüdüğü yer önemlidir, elbette ki Müslüman kanının döküldüğü yer önemlidir, ama ulus devlet anlamında değil. Ulus devletin ortaya çıkışı olan 1648 Westefalia Anlaşması’na, yani o tarihe baktığınızda, orada da bir deformasyon var. Mesela “nation” kelimesinin kökeni Latince’ye bağlı, nasci. Nasci, doğup büyüdüğünüz yer demek. Dolayısıyla da nativizm(yerlilik) oradan gelir, ama nativizm genel olarak Kızılderililer, Aztekler, Aborjinler için kullanılır. Biraz daha aşağılayıcı bir şeydir. O toprakların doğma büyüme olanları anlamına gelir. Nasyon da oradan türetilmiştir, ama Latincede şu demektir: Doğup büyüdüğünüz yerdir. Onun bir ulusla, onunla bununla alakası yok. O daha sonra vatan haline geliyor. Bizde de böyledir. Vatan demek insanın doğup büyüdüğü yer manasına geliyordu. Hatta Arapça’da galiba bildiğim kadarıyla “ayağını bastığı yer”. Hani diyorlar ya, “Efendim, vatan sevgisi imandandır.” Tamam, ama bu vatan değil. Bu çarpıtılmış bir İslam anlayışıdır. İslam’ın dediği vatan, doğup büyüdüğün yerdir. Zaten her zaman söylerim, biz doğduğumuz yerle sırrını çok çözemediğimiz bir ilişki kurarız, severiz orayı, yani ne olursa olsun. Nitekim Resulullah (as) Mekke’den ayrılırken diyor ya, “Biz Mekke’yi severiz o da bizi sever.” Dolayısıyla da her insan doğup büyüdüğü yeri sever. Bizim bilmediğimiz bir sır vardır onların arasında. Dünyanın en güzel yerini görseniz bile yine o doğup büyüdüğünüz yerle bir gönül bağınız vardır. Fakat bu kavramı(vatan kavramını) ulus devlet alıp dönüştürüyor. Batıda da dönüştürüyor, bizde de nitekim dönüştürüldü. Dolayısıyla buradan millet kavramı çıktı, kullanıldı. Az önce de söylediğim gibi bir İbrahim’in milleti diyor, yani bir dinin meydana getirdiği topluluk, biri de ırkın meydana getirdiği topluluğun karşılığı olarak kullanıyor. Tabi modernleşmeyle birlikte biz Batı’da bulduğumuz her şeye bir karşılık aramışız. Karşılık arayınca da İslam’dan almışız, ama onun içeriğini de modernlikle doldurmuşuz. Mesela milleti almışız, içini ırkla doldurmuşuz.

Paradigmanın değiştiğini söylüyoruz; bunun için, “Kendi kavramlarımızı üretmeliyiz, kendi düşünce biçimimizi üretmeliyiz…”diyoruz, ama somut olarak neler yapılmalı?

Doğrusunu istersen elimde bir formülüm yok, ama kendi kavramalarımız derken de İslam’ı kast ediyoruz. İslam’dan kavramlar. İslam’daki kavramları bizzat içerik anlamlarını iyi anlamalıyız. Şimdi biz cemaat diyoruz, ama aslında cemaat dediğimiz şeyi toplum gibi kavrıyoruz. Mesela adalet diyoruz, ama eşitlik gibi kavrıyoruz. Çokça rastlıyorum, Müslümanlar olarak eşitlik ve adalet üzerine sağlam bir şekilde düşünmediğimiz için sağlıklı bir şekilde ayırmamışız. İşte temel problem tam da bu bence. Bunları ayrıştırabilmemiz için ikisinin de anlam dünyalarından haberdar olmamız lazım. Bilhassa bu düşünmekle ilgilidir. Mesela siz dört tane kediye mama veriyorsanız, kedilerden biri hamileyse, siz ona eşit davranamazsınız, adaletli olmanız gerekir. Eşitlik mantığı açısından hepsine aynı şeyi vermeniz gerekir. Fakat adalet diyor ki bu hamile olduğu için ona fazla vermeniz gerekiyor. Kavramlarımız aslında, büyük nispette modernliğe muadil olarak kullandığımız kavramlardır. Modernlikten edindiğimiz anlamları kendi kavramlarımızın içine doldurmuşuz. Bunu nasıl ayıklayacağız? Bu çok kolay bir şey değil. Çünkü kendi kavramlarınızdan hareket etmenize rağmen buradan modernlik çıkıyor ortaya. İslamcılık Batıda olanın muadilini İslam’da aramıştır. Böylelikle modern olana meydan okumayı düşünmüştür. Fakat bugün dönüp baktığımızda, bu yol ve yöntem bizi modern olanın bir parçası haline getirmiştir. Sürekli olarak onun tanımladığı şekilde her şeyi tanımlar. Mesela onun gücü tanımladığı biçimde biz gücü tanımlıyoruz. Bu Allah’ı dışlayan bir güç tanımıdır. Bu hiçbir zaman şu demek değildir; biz zayıf kalalım. Ama Allah’ı da işin içerisine katarak düşünmemiz lazım. Ayette de var; “Nice zayıf kavimleri Allah galip getirmiştir” mealen söylersek. Bu başka bir güç tanımıdır. Bizim bütün tanımlarımız, Batının muadili bir şekilde ortaya konuldu. Buradan da ne çıktı ortaya, bence buradan çok ciddi bir şey çıkmadı. Bence bu tecrübenin yeniden analiz edilmesi gerekir. Çünkü bu yol bizi götürdü, modern olana eklemledi.

 

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir