Mehmet Erkol ile Modern Dünyada Değişen Din Algısı Üzerine Röportaj

Paylaş

-Türkiye dindarlaşıyor mu veya sekülerleşiyor mu?

Bir toplumun dindarlaştığı veya sekülerleştiği iddiasından birisini tercih etmek ve bunun üzerinden bir toplum analizi yapmak göründüğü kadar kolay değildir. Bana göre bu zorluğun sebeplerinden ilki bir toplumun bugün daha dindarlaştığını söylerken geçmişte daha seküler olduğunun tartışma götürmez bir şekilde kabul edilmesinden kaynaklanan zihinsel bir inşa varlığıdır. Keza bu durum toplumların dinden daha uzaklaştıkları (soruda kullanılan şekliyle) sekülerleştiği iddiası için de geçerlidir. Bu durum, toplum ile din arasındaki ilişkiyi analiz etmek gibi bilimsel bir çabanın ürünü olmak yerine çoğu zaman ideolojik bir hesaplaşmanın malzemesi olabilmektedir. Nitekim söz konusu Türkiye olduğunda bu ideolojik hesaplaşma alabildiğine alevlenmekte “Malezyalaşma”, “İranlaşma” gibi iddialar gündemi uzun süre meşgul edebilmektedir. İşin doğrusu toplum ile din arasındaki etkileşimin doğasını anlamaya dönük bir kavram olan sekülerleşme, bu tartışmalar eşliğinde anlamı bulanıklaşan bir görünüm arzetmektedir. Örneğin, sekülerleşme “toplumun dinden vazgeçmesi” anlamıyla ele alındığında, dinin toplumsal görünümlerini gözlemleyen bir sosyal bilimci için yaşadığımız çağda dinin konumunu “dinin geri dönüşü” veya “Tanrı’nın intikamı” olarak değerlendirmek mümkün hale gelebilmektedir. Nitekim 19. yüzyılda pozitivizmin dine ilişkin öngörüleri birtakım gelişmeler ile birlikte gittikçe tartışılır hale gelmiş, dindarlık araştırmaşlarından elde edilen veriler pozitivizmin toplumlar ilerledikçe ve geliştikçe dinin etkisinin yitireceğine dönük iddiaları tartışılmaya başlanmıştır. Dünyadaki bu gelişmelere paralel olarak Türkiye’de de 1960’lardan sonra hız kazanan dindarlık araştırmaları, dinin birey ve toplum nezninde geçmişe nazaran önem ve işlevinde bir azalma olmadığını ortaya çıkarmış gözükmektedir. Neredeyse dindarlık araştırmalarının temel çerçevesi dindarlığı çok boyutlu olarak ölçmeye dönük bir ilgi ile anlaşılmaya çalışılmıştır. Dindarlığı çok boyutlu olarak ölçme çabası dindarlığı inanç, ibadet, bilgi ve duygu boyutları ile anlamayı gerektirmiştir. Yakın dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan bir araştırmada (Türkiye’de Dini Hayat Araştırması: 2014) dindarlığı çok boyutlu olarak araştırmıştır. Görünen o ki bu araştırmanın verileri eşliğinde Türkiye’nin dindar bir toplum olduğunu söylemekte bir sakınca bulunmamaktadır. Bu ve benzeri araştırmalarda herhangi bir dine inanmayanların sayısal oranları ile bir dine inananların oranları karşılaştırıldığında dine verilen önemin varlığını korumaya devam ettiği görülmektedir. Dolayısıyla klasik seküler paradigmanın dine ilişkin öngörüsünün geçerli bir açıklama modeli olmaktan çıktığı görülmektedir. Daha kısa söylemek gerekirse toplumların ciddi anlamda bir ateizm problemi bulunmamaktadır. Bunula birlikte din ile toplum arasında ilişki biçiminin doğası biraz önce söylediklerimize bakılarak sorunsuz bir ilişki biçimi değildir. Nitekim dine ilişkin öngörüsünden vazgeçen sekülerleşme pradigması her ne kadar toplumlar dinden vazgeçmeseler bile eskiye nazaran toplumun din tarafından uyarılmadığının da gözlemlendiğini iddia etmektedir. Kısaca söylemek gerekirse toplumların ciddi anlamda bir ateizm problemi olmasa da yine kabaca söylenecek olursa bir deizm sorunu bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu söylediklerimiz eşliğinde düşündüğümüzde Türkiye’nin yüzeysel bir dindarlaşma süreci yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ortada sayısal verilerle ifade edilen bir dindarlaşmadan bahsedilibilirse de dinin taleplerine karşı belli belirsiz bir karşı duruş gözlenmektedir. Genel bir ifade söylemek gerekirse Türk toplumu “müdalehesiz” bir dine onay vermekte; dinin bedene, hayata ve siyasete müdahale etmesine izin vermek istememektedir.

-Dindarlaşmanın/sekülerleşmenin toplumsal görünümleri nelerdir?

Biraz önce söylediklerimiz eşliğinde düşünüldüğünde dinin insana, ekonomiye, siyasete kısaca hayatın her alanına ilişkin müdahalesine karşı belli belirsiz muhalefet şerhinin geliştirilmesi bir anlamda dinin genetiği ile oynandığı yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Yaşadığımız bu çağda din adeta modern dünyanın talepleri karşısında kendini sınırlamakta, olabildiğince taleplerini modern insanın lehine olacak şekilde ayarlamaktadır. Organ naklinden tutun taşıyıcı anneliğe, gen mühendisliğinden hastalık tedavi teknolojilerine kadar hemen hemen tüm alanlardan elini eteğini çekmiş, kapitalist piyasa ekonomisinin gereklerinin tamamını neredeyse meşrulaştıran bir araç derekesine indirgenmiştir. Sınırları olabildiğince geçirgen hale getirilen böyle bir dinin toplumsal görünümleri de dinin müdahil olamadığı bir otorite boşluğu ile şekillenmektedir. İşin doğrusu ortaya çıkan dindarlık formlarını kontrol eden, düzenleyen ve şekil veren artık bildiğimiz anlamda (otantik din) din değildir. Bu anlamda modern birey ve toplumun otoritesi din olmaktan çıkmış gözükmektedir. Gündelik hayatı çekip çeviren küresel kapitalist sistemin talepleridir. Bu talepleri gerçekleştirmek için küresel kapitalist sistem modern bireyi kendine otorite yapmış, diğer otoriteleri ilkellik, bağnazlık, gericilik, ayrımcılık, ötekileştirme gibi bir dizi söz dağarcığıyla devre dışı bırakmıştır. Modern birey ve hayatı artık müdahil olmayan genetiği ile oynanmış, otoritesi çoktan mahkum edilmiş bir bireysel tatmin aracı haline getirilen bir din ile süslü hale getirilmiştir. Yeni dindarlık formu haz ve konforu bir nevi büyüleyerek inşa edilmiş bir biçim olarak karşımızda durmaktadır. Örnek vermek gerekirse bu yeni dindarlık formu hac ibadetini şimdilerde bir turistlik geziye tahvil etmek üzeredir. Bu seyahat eşliğinde ortaya çıkan yeni deneyimler, son tahlilde küresel kapitalist sistemin hanesine yazılan birer artı haline gelmektedir. Modern hacı, haccı bir eğlence eşliğinde tecrübe etmek istemektedir. Artık bu kutsal yolculuk kişinin kişisel menkıbesini aramak için yapılan bir seyahat olmak yerine altıncı şartı hazza gidilen bir İslam şartı haline getirilmek üzeredir.  Bıktırmak pahasına olsa da tekrar söylemekte fayda var: Mahremiyet ile düşünülmeksizin anlaşılması pek mümkün olmayan tesettürün ortaya çıkan bu nevzuhur dindarlık formunda kapladığı alan oldukça ilginç boyutlar almıştır. Tesettür bağlamında yapılan tartışmalar artık tüketim kültürü ile yürütülmekte; içeriden bir bakış eleştirel olmasa bile en azından tesettürün aldığı yeni ve türedi şekillerinden tedirgin olmaktadır. Bu yeni dindarlık formunun toplumsal görünümlerine verilecek onlarca örnek bulunabilir. Ama burada bu örnekleri çoğaltmak yerine esasa taalluk eden hususun altını çizmekle yetinelim. Altını çizmemiz gereken husus bana kalırsa müslümanların modern dünyayı verili bir gerçeklik gibi görmeye başlamalarından kaynaklanan bir uyum stratejisi ile hayatı okumaya başlamalarıdır. Alfred Schutz’a göre sosyoloji modern hayatın verili bir gerçeklik olduğuna yönelik bir itirazdır. Tanımdan hareketle müslümanların modern dünyaya ilişkin itirazlarını bitiren bir sosyoloji içinde bocaladıklarını söylemek mümkün gözükmektedir. Bu bocalama temsilin tükenmesi anlamına gelmekte; ortaya çıkan boşluğun bir tebliğ edebiyatına terkedildiğini göstermektedir. Maaslesef müslümanların tebliğ edebiyatı eleştirellikten öte bir uyum stratejisidir. Uyum stratejisi neo- liberal politikalar ile küresel kapitalist sisteme eklemlebilir bir müslüman dindarlığı ortaya çıkarmaktadır. Neo-liberal kültürün müslümanların sisteme yönelik eleştirilerini ve muhalefet etme becerilerini onulmaz şekilde bitirdiği bir süreci yaşamaktayız.

-Dindarlaşmanın/ Sekülerleşmede ailenin rolü nedir? Günümüz Türkiye’sinde aileyi bekleyen tehlikeler nelerdir? Modern bireyin aile içinde bir çelişki yaşadığını düşünüyor musunuz?

Sosyolojinin temel kavramlarını kullanarak söylersek aile, bireyin sosyalleştiği en önemli kurumların başında gelmektedir.  Bu açıdan bakıldığında bireyin dini pratikleri görerek ve yaşayarak içselleştirdiği önemli kurum şüphesiz ailedir. Burada sahih bir dindarlık formunun yaşanılmasında aile önemli bir işleve sahip gözükmektedir. Yüzyüze etkileşimin en önemli mekanı olarak aile dini pratiklerin herhangi bir kurgu olmadan gündelik hayatın doğal akışı içinde ortaya çıkmakta birey sosyalleşerek bir dindarlık formu kazanmaktadır. Türkiye’de roman, hikaye ve hatırat yazınından takip ettiğimiz kadarıyla bireyin dindarlaşması ile aile arasında kesişim söz konusudur. Herkesin çok yakından tanıdığı meşhur Türk hikayecisi Ömer Seyfettin’in “İlk Namaz” isimli hikayesi söylediklerimize en iyi örnektir. Bireyin gelişim sürecinde çocukluk döneminde dindarlığın rolü yadsınamaz. En az üç kişilik bir grup ile sosyalleşen çocuk modern zamanların en büyük hastalıklarından birisi olan bireycilik probleminin ortaya çıkardığı sorunlarla başetmenin stratejisini ilk defa deneyimleyebilmektedir. Hele hele kardeş sayısının birden fazla olduğu ailelerde bağlılık hislerini kuvvetlendirdiği bir çok araştırmada ortaya konmuştur. Aile, bireyin ilişki biçimini düzenleyen bir kurum olarak oldukça önemli bir role sahip gözükmektedir. Aile bir ilişki biçimi olarak bağlılık ilişkisini tesis ederken insanlar arasında bir sorun alanı olan bağımlılık ilişkisi ve ortaya çıkaracağı patolojilerin önündeki en büyük engeldir.

Türkiye’de aile, temelleri en sağlam kurumlardan biri olarak anlatılmıştır. Buna karşın son dönemlerdeki kimi gelişmelere bakıldığında ailenin geleneksel yapısının sarsıntı geçirdiğini gözlemlemekteyiz. Bugün Türkiye’de aile hızla değişmektedir. Maalesef bu değişim çok olumlu sonuçlar da doğurmamaktadır. Bana kalırsa bu değişimin kaynağında insanın bir şahsiyet olarak görülmesinden vazgeçilerek siyasi ve kültürel olarak bireyciliğin bir ürün haline getirilmesi de yatmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse modern zamanların bireycilik gibi bir sorunu bulunmaktadır. Modern birey, yalnızlık, narsizm, benlik ve toplum çatışması ile inşa edilmiştir. Neo-liberal politikalar ile inşa edilmiş bu birey Türk aile yapısını tehdit eden bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Toplumda modern bireyciliğin tezahürlerine bakıldığında tehlikenin boyutları gözler önüne serilmektedir. Yakın zamanlarda Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı bir araştırmada ülkemizde üç milyondan fazla kişinin tek başına yaşadığı medyada haber olarak yer almıştı. Bu rakam toplumun giderek ailesiz evlere doğru evrildiğini ve Türk aile yapısı için tehlike çanlarının çalmaya başladığını göstermektedir. Modern bireyciliğin ürettiği mitler çoktan toplumun en temel yapı taşını tehdit ederken aile birliğini korumaya yönelik politikaların tutarsızlığı da ailenin üzerindeki karabulutların çoğalmasına sebep olmaktadır. Aile birliğinin korunması için nikahı kanunla güvence altına alan devlet, Avrupa Birliği müktesabatına uyum için nikah akdi olmadan birleşmeleri suç olmaktan çıkarabilmektedir. Bir nikah akdi olmadan beraber yaşayan çiftlerin giderek çoğalması, aile değerlerin yozlaşmasını da beraberinde getirmektedir. Bu tür beraberlikler sonucunda telafisi güç mağduriyetler ortaya çıkmaktadır. Bu tür beraberliklerde zayıf taraf olan kadın ve bu beraberlikler sonucu doğan çocuklar en fazla zarar gören kesimdir.

Aileyi tehdit eden diğer bir sorun da boşanmanın hızla artmasıdır. Yine Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) verilerine bakıldığında evlenen her on aileden dördü boşanmaktadır. Geçmiş yılların sayısal verileri ile kıyaslandığında boşanma giderek yaygınlaşmaktadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2014 yılında yaptığı Türk Aile Yapısı (2014) araştırmasında boşanma konusuna ayrı bir başlık açılmış boşanmanın sebepleri üzerinde durulmuştur. Boşanma sebepleri üzerinde yapılan tespitlere bakıldığında en önemli sebebin ekonomik sebeplere indirgendiği görülmektedir. Çözüm önerileri olarak genellikle seküler yapıların ve ara formların önerildiği bu araştırmalarda tam bir sonuç almak mümkün gözükmemektedir. Bu önerilerin sonucunda örneğin aile danışmanlığı gibi formlar genellikle aileyi boşanmanın eşiğini de getirebileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Ailenin sürdürülmesinde doğal yapıların (örneğin akrabalık, mahalle ve komşuluk gibi) önerilmesi gerekmektedir. Aile bütünlüğünü korumada ve aileyi tehdit eden unsurların en aza indirilmesinde bu yapıların olabildiğince gündemde tutulması gerekmektedir. Modern bireyin yaşadığı trajediyi derinleştiren bireycilik mitlerine tüketim hastalığını da eklemek gerekmektedir. Tüketimin alabildiğine körüklendiği günümüzde ailenin geçimliğini sağlayan erkeğin maddi geliri yetersiz kalmaktadır. İhtiyacın tüketimde belirleyici olduğu günlerden haz için tüketen yeni bir neslin ortaya çıkmasıda ailenin bütünlüğünü bozan bir tehdit olarak karşımızda durmaktadır. Geleneksel zamanlarda geçimliğin evin erkeğinde olması, “baba” işlevinin tahkim ederken aileyi koruyan bir güvenlik şemsiyesinin de oluşması anlamına gelmekteydi. Oysa bugün aileye ekonomik anlamda katkı sağlamak gibi naif bir niyetle yola çıkılarak kadınının çalışma hayatına sürülmesi her ne kadar ailenin refah düzeyini yükseltese de emeğin ucuzlamasından tutun da aile için üretimin yok olmasına kadar bir sürü olumsuzluğun da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu olumsuzlukların en başında ailede “baba işlevi”nin neredeyse tamamen kaybolmasıdır. Ailede otorite çoğullaşmasına sebep olan bu durum, aile üyeleri açısından parçalanmaya ve giderek aile içinde yalnızlaşan bireylerin trajedisine dönüşmektedir. İnternette ve sosyal medyada sanal iletişimin alabildiğine yaygınlaşması bunun göstergelerindendir.

-Kadın ve erkek eşit midir farklı mıdır? İslam’daki ve geleneksel cinsiyet algısıyla toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışları arasında bir çatışma mı var, paralellik mi?

Bu soruya cevap vermeden önce bir tespitle başlamanın faydalı olacağını düşünüyorum. Kadın sorunu genelde toplumsal cinsiyet ile ilgili tartışmaların faydalı olması için feminist teorinin başlangıcı olan 1850’lerden bugüne oldukça önemli bir mesafe kaydettiğini kabul etmemiz gerekiyor. İşin doğrusu kadın ile erkeğin eşitliği tartışmasında dinlerin geliştirdiği stratejiler günümüz femininist teoriyi ve feminist hareketi tatmin etmemektedir. Söz konusu strateji kısaca söylemek gerekirse kadın ve erkeğin yaratılış (ontolojik) açısından eşit olduğu üzerine kuruludur. Dahası bu stratejiler yaratılış açısından eşitliğin yeterli olacağını ve sorunun kapanacağını düşünmekteydi. Oysa günümüzde feminist teorinin tek taraflı bu uzlaşma stratejisine onay vermediğine tanıklık etmekteyiz. Nitekim “eşit, ama farklı” sloganı da bir dönem revaçta olmasına karşın artık eski anlam ve işlevini yitirmiş gözükmektedir. Aslında bildiğimiz dünyanın sonu çoktan gelmiştir. Yukarıda sekülerleşme üzerine söyleşirken de üzerinde durmaya çalıştım. Kadın üzerinde erkek egemenliğinin reddiyle başlayan, ataerlillik kavramıyla üzerine gidilip kadın ile erkek arasındaki ‘bağlılık’ ilişkisini çoktan ‘bağımlılık’ ilişki olarak okudu. Bu semantik müdahale artık ilişki biçimini her şekilde bir bağımlılık ilişkisi olarak okuyor. Feminist teorinin burada kalması da beklenemez. Kadın ve daha spesifik olarak söylersek kadın bedeni üzerinde sadece erkek otoritesine değil bütün düşünme biçimlerinin de tabi bu arada dinlerin de otoritesine red söylemi geliştirmiştir. Doğrusu dinler arasında bir ayrımı da sosyal bilimler  “özcülük” tartışması ile önüne çoktan geçmiştir. Bu yüzden İslam’ın diğer düşünme biçimlerinden ve diğer dinlerden farklı olduğunu beyan etmesinin ve bunun üzerinden bir kadın söylemi geliştirebileceğini fazlaca romantik buluyorum. Durumun tespit edilmesi açısından söylüyorum tüm bunları. Günümüzde toplumsal cinsiyet tartışmalarını bir şekilde çekip çeviren feminist teori açısından -bana kalırsa özü kadın üzerinde- tüm otorite biçimlerinin reddine dayalıdır. İslam’a göre diye başlayan cümlelerin derde devadan gayrı her şeye yarayacağını, esasa taalluk etmeyeceğini düşünüyorum. Belki toplumsal cinsiyet tartışmalarında kayıp halka olan “erkek” meselesine feminist teori tam el atmamışken topa girmek gerekiyor. Bence İslamcı aydınlar her konuda olduğu gibi bu meseleye de geç kalmak üzereler. “Tarihi erkekler ve bunların oğulları yapar” Vira bismillah!

-Cemaat modern bir kurum mudur, yoksa cemaatleri modernliğe karşı kurtarılmış alanlar olarak mı görmek gerekir? 

Sosyolojik anlamda cemaatin türedi ya da modern olduğunu söylememiz mümkün değildir. Eğer geçmişte insanları bir araya getiren saikler ile bugün bir araya getiren saiklerin farklı olduğunu iddia ediyorsak cemaatleşmenin modern bir olgu olduğundan bahsedebiliriz. Örneğin cemaatleşmeyi modernlerin güvenlik arayışı olarak kodladığımızda, insanın dış dünyanın tehlikelerine ve saldırılarına karşı geçmişte de bu güvenlik arayışında olduğuna dair elimizde yeterince malzeme bulunmaktadır. İnsanın anlam arayışı içinde oluşu ve bu anlam arayışını bir araya gelmeler ile giderileceği duygusu da şüphesiz sadece biz modernlerin derdi olamaz. Böyle bakınca ben cemaatin modern bir olgu olmadığını düşünmüyorum. Her durumda insanların cemaat arayışını -yinelemek zaid, ama hatırlatayım; burada cemaati sosyolojik anlamda kullanıyorum- devam ettireceğini düşünüyorum. Daha özel anlamda konuşmak gerekirse Türkiye’de cemaatlerin biraz önce söylediklerimle paralel olarak modern dünyanın ortaya çıkardığı güvensiz bir dünyaya cevap olacak şekilde varolduklarını söylemek zannederim yanlış bir tespit olmaz, ama bu bana uzak sebep gibi geliyor. Kendi tarihimiz bağlamında düşünmeye devam edersek cemaatler bir kriz döneminin mahsulleridir. Yeni Türkiye düzenin patalojilerinden neşet etmiştir. Bu yapıları değerlendirirken kriz dönemlerinin ortaya çıkardığı yapıların “modern” olabileceğini gözden ırak tutmamak gerekir. Bir cemaat fıkhının oluşmasında sosyolojik müktesebat bize oldukça zengin malzemeler sunabilir.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir